süleyman seyfi ögün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
süleyman seyfi ögün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mayıs 2014 Perşembe

Damak ve beden terörü

Geçenlerde okuduğum bir haber beni uzun zamandır aklımda olan bir konuyu kaleme almak için cesaretlendirdi. Haber şuydu: Türkiye'de insanlar zayıflamak için yılda 5 milyar Amerikan Doları harcıyormuş. Doğrusu haber beni irkiltti. Ama daha beteri, bu haberin çağrışımları üzerinden oldu. 'Eğer' dedim kendi kendime, 'yağları eritmek için 5 milyar dolar gerekiyorsa, onları yapmak için de bir o kadar harcamış olmalıyız'.
Obezite , Baudrillard'a göre, Batı uygarlığının en son ve en umutsuz aşamasıdır. Modern teknoloji, bedensel hareketleri minimize ederek, insanları önce pasifleştirdi. Daha beteri, bizi sonu gelmez can sıkıntılarına soktu. Oturmuş tatminsizin, yemekle, daha doğrusu 'tıkınma' ile buluşması zor değildir. Burada tıkınma bir yeme içme eyleminden çok, bir sıkıntının giderilmesi adına yapılan psikolojik bir eylemdir. Psikolojik bir eylem olarak 'tıkınmak' genellikle avamın ya da alt orta sınıfların işidir. Obezite ağırlıklı olarak tıkınanlarda ortaya çıkar. Yâni refahın değil, tam tersine ondan uzak düşmenin sonucudur.
Vasatlar aşıldığında 'yemek, içmek' çok farklı bir eylem hâline gelir. Burada orta-üstü burjuvaların dünyâsına ulaşıyoruz. Bu dünyâda, yeme–içme işi kutsallaştırılmış bir âyindir. Dolayısıyla uzmanlaşmış bir ruhban sınıfı gerektirir. Önce bu sınıfı bir tanıyalım. Bu ruhban sınıf, üstün 'yapıcılar'(chef de cuisine) ve 'üstün tadıcılar'(gurme) olarak iki alt gruba ayrılır ve bunlar asla, asla karşılaşmaz.
Üstün yapıcılar, yemeği, sihir, ya da illüzyon ustalığı ile yaparlar. Yaparken, yaptıklarını kendilerinden çok emin olan bilge insanların tonlamalarıyla anlatmaya özen gösterirler. Araya: 'Bunu İtalyanlar şu sosla yaparlar, ama ben onu sevmem. Ben bilmemne koymayı tercih ederim' gibi kendi kaprisli yaratıcılıklarını ilâve etmeye bayılırlar. Kimler yoktur ki bunların aralarında. Bankacılar, CEO'lar, playboylar... Her bir TV kanalına neredeyse 2-3 yemek programı düşer. Eskiden ,'erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer' denirdi. Bu söz playboy, chef de cuisine erkekler için 'bir kadını tavlamanın yolu mutfaktan geçer'e dönüştü. Yemek partileri ile cinsel av partilerinin yolu bu dünyâda her zaman olduğundan daha fazla kesişiyor.
Üstün tadıcıların hareket serbestiyeti, üstün yapıcılara göre daha fazladır. Yapıcılar ne yapsın? En fazla bir mutfağa tıkışmak zorundalar. Oysa tadıcılar, ruhban dünyânın 'seyyahları'dır. İstikâmet, tadılmamış çümbüşlü yerelliklerdir. Yolları Batı'ya ya da Egzotik Doğu'ya doğru gittikçe daha çok tanıtıcı ifâdeler kullanırlar. Burjuvalar bu programları seyreder ve kendilerine ayrıcalık yaratacak bir deneyim için 'damak ve kursak haritaları' oluştururlar. Onca masraf, yorgunluk, bir sınıf 'içi' içtimada, 'Meksika'da Acapulco'da acı soslu çöl yılanı sarması yedin mi?' diyebilmek içindir. Modern seyyahlar bir yeri değil, orada ne yenilip ne içildiğini merak ediyor.
Her bir keşif aynı zamanda bir ayrıcalıktır. Çemişkezek'in 'bilmem ne katılmış, bilmem hangi yerel lezzeti' üstün damak tadına sahip bir gurme tarafından keşfedilir. Bu keşif ayrıca kutsanır. Gurmelerin cümlesi vaftizcidir. Kuyrukyağının lezzetlere lezzet kattığı Antep mutfağı'na matuf övgülerin haddi hududu yoktur. Konuşmalar genellikle şu minvâl üzeredir: 'Antep'e gittin mi? Aaaa , mutlaka gitmelisin. Orada Çarşı içinde Abdürrezzak Usta'nın Huzur Lôkantası var.. Öyle , salaş bir yer. Ama azîzim bir lezzet, bir lezzet; anlatılmaz'.
Güneydoğu mutfağını takdis eden enteller aslında hiçbir zaman onunla özdeşleşmez. Bu daha çok, ecnebi arkadaşları karşısında yaşadıkları oryantalist bir tecrübenin ezikliğini, konuksever Doğu, ya da Güneydoğu halkı üzerinden telafi etmek içindir. Güneydoğu mutfağı ile olan ilişkileri, metresleri ile olan ilişkileri gibidir. Yâni Antep mutfağı bir gusto kaçamağıdır.
Egenin zeytinyağlıları ise resmi eşleriyle olan kutsal evlilikleri gibidir. Bütün kaçamaklar bir yana, dönüp dolaşılıp gidilecek yer hep Ege olmuştur. Ne var ki Antep'de, Diyarbakır'da kebaba doymayanlar, Ege'de ona çok kızarlar. Zeytinyağlı yemeklere kuyrukyağının gölgesi düşsün, kokusu karışsın istemezler. Ege'de kebap dükkânıyla karşılaşmak, karısıyla yaptığı tatilde metresine yakalanmak gibi bir şeydir.
Modernlik bizi yeme ve içmeye özendirmiyor; azdırıyor. Bu azgınlaşmanın akîbeti tabii ki kilo almaktır. Hikâyenin bu yüzünde, basen ya da göbeklerimize musallat olan yağ dokularından utandırılıyoruz. Bizi azdıranlar, bu kez de utandırıyor. Azgınlık ile utanç arasına 5 milyar dolarcık sıkışmış meğer. Hepsi bu...

13 Şubat 2014 Perşembe

Tasarruf dünyâmız (3)

Türkiye'de sermâyenin kültürel târihi doğru düzgün ele alınmış bir konu değildir. Ama devletle verimsiz ilişkiler kurarak varolmaya alışmış sermâyenin kahir ekseriyetinin taşradan kopup geldiğini, kültürel görgü itibarıyla şehir târihinden fazlaca nasibini almadığını biliyoruz. Bu, Türkiye'de sermâye birikiminin kültürel târihinde, New Haven ya da Chicago tarzı seçkinleşme (gentrification) olgusunun eksikliğine işâret ediyor. İlk kuşak sermâye sâhiplerinin tutumluluğu benimsediklerini ve önerdiklerini biliyoruz. Ama bunu kültürel-moral anlamda temellendiren, dolayısıyla sürekli kılacak bir dünyâ görüşünün eksikliği dikkât çekicidir. Onların sonraki kuşaklara tutumluluk tavsiyelerinin büyük ölçüde yoksulluğun ne olduğunu iyi bilmelerinden kaynakladığını düşünüyorum. (Ah o savaş yılları!). Ama bu, nihâyetinde onların tecrübeleri olarak kalacak; varlık içinde doğmuş olana bir sonraki kuşak bu tavsiyeleri sâdece bir masal olarak dinleyeceklerdir.

Öte yandan ilk kuşak birikimciler, girişimlerinde orta sınıf desteğini ağırlıklı olarak mühendislerden aldılar. Ama orta sınıfların entelektüel dünyâsı ile köprü kurmadılar. Bunu gereksiz, anlamsız, hatta tehlikeli buldular.(Kabûl; Soğuk Savaş'ın propaganda iklimi de bunu zehirledi).
Sermâyenin kültürel târihindeki bu girişimci-orta sınıf kopukluğu, sâdelik, tutumluluk görgüsünün, bürokratik –profesyonel orta sınıflarla sınırlı kalmasına yol açtı. Eti budu yerinde her vilayetin seçkin, okumuş, meslek sâhibi olmuş bir orta sınıf dünyâsı vardı: Doktorlar, mühendisler, avukatlar, öğretmenler çekirdek âileler halinde kendi püritan dünyâlarında yaşıyordu. Çocuklarından beklentileri; kendilerini her anlamda aşmalarıydı. Ama bunun standartlarını daha iyi eğitim; kamusal faydası daha yüksek işler olarak tanımlıyorlardı. Standartları, daha kolay, daha bol kazançlar ve daha fazla tüketim olarak gören yoktu. Evropa'ya, daha az olarak da Amerika'ya gidenler de bunlardan çıkıyordu. Bunların dönüşte beraberlerinde getirdikleri malzemeler önemlidir. Tüketim târihimizin izi büyük hayranlığa konu olan ecnebî mallarla kurulan ilişkilerde sürülmelidir. Ama daha beteri NATO'ya girmemizin ardından Türkiye'ye gelen Amerikan askerlerinin, dönerken sattığı kullanılmış mallara (iç çamaşırları dâhil) gösterilen ilgidir.
Kanaatkârlık, ya da sâde hayât erdemi karşılığını daha çok taşrada buluyordu. Necip Fazıl, Fikret Adil gibilerin üzerine yazdıkları bohemlik, avangardlık, dekadanlık Türkiye'de şehirlerde yer buluyor; ama taşraya suret-i kat'iyede sızamıyordu. Taşraya özgü kanaatkârlık, esnaf-tarikat bağı üzerinden yetişen güçlü kanaat önderlerinin (meselâ çok önemli bulduğum çarşı ehli) telkinleriyle, kuşaktan kuşağa aktarılarak on yıllarca devam etti.
Türkiye'de zâten çok da başarılı götürülemeyen Keynesgil siyasetlerin özellikle 1973 Petrol Krizinden sonra gevşediğini ve terk edildiğini biliyoruz. Bunun yerini 'rantiye-şantiye' işleri, ya da daha beteri üretim yerine finansal işler aldı. Bunlar, sermâyenin günümüzde de devam eden lümpenleşmesine delâlet eder. Lümpenleşme sermâyenin kültürel târihini biraz daha çarpıtacaktır. İkinci kuşaklar; hele hele yeni plütokrasinin püritan bir dünyâsı elbette ki olmayacaktı. Bunların kültürel dünyâsı çok kolay bir şekilde dekadanlıkla birleşti. Çok az âile, bu dekadanlığı dert edinmiş ve kendilerini kültürel işlere adayarak seçkinleşmeye(gentrification) çalışmıştır. Kâhir ekseriyet ise kendilerini consumptionstadt'ın sefâhatına kaptırdılar; kaptırmaya devam ediyorlar.
Çok daha dramatik olan, orta sınıfların çözülmesidir. Eski tüfekler kolejli, mülkiyeli 68'li evlâtlarıyla gurur duydular. 78'liler ise daha az şehirli, daha çok taşralıydı. İşler buraya kadar iyi gitti. Ama sonuçta hemen hepsi dönüştü. 68'li ve 78'lilerin kültürel dönüşümü es geçilecek bir dönüşüm değildir. Demek ki, diğerkâmcılığın, yoksulluk ve erdem edebiyatlarının içine ne kadar çok şey saklanıp, biriktirilebiliyormuş. Zekileri kolej kazanan, zeki olmayanları ise paralı okullarda okuyan; kış mevsiminde cumartesi buluşup, toplu halde sinemaya gidip ecnebî filmler izleyen; yaz gecelerinde yakan top oynayıp masum flörtler yaşayan, tâtillerde Marmara sayfiyelerini dolduran doktor mühendis, avukat çocuklarından ne kaldı geriye? Mezkûr dönüşüm 88'lileri ve sonradan gelenleri her açıdan sâhipsiz bıraktı. Onlara söylenecek söz yoktur.
Nihayet en dipte taşra da çözüldü. Bugün taşrayı kültürel olarak tüketimde geri kalmış olma kompleksi yönetiyor. Bu da 1.sınıf tüketici olabilme hırsını doğuruyor. Bir zamanlar en fazla direnen, bugün en kolay çözülen durumunda. Ne hazin...
Harcamaya alışmış memleket ahâlisi tasarrufa geçeceklermiş... Göreceğiz...

10 Ağustos 2012 Cuma

İş hayâtında aristokratik vesâyetçilik


Kapitalizm insanlığı önce, zanaatkârlığın ehl-i keyf dünyasından kopartarak Okul-Fabrika-Kışla arasında sıkı bir disipline dayalı olarak örgütledi. Modern meslek dünyası insanın "geleneksel baskılardan arındığı", özerk ve özgür olduğu, kamusal fayda ürettiği alanlar olarak tanımlandı. İşin aslı pek de öyle değil. Okul-Fabrika-Kışla arasında yapılandırılan bir hayat kısırlığı belki çok sayıda profesyonel ortaya çıkardı, ama bu oluşum her zaman insanlığın selâmetine, hayrına işlemedi. Profesyonellik, Hannah Arendt'in çok çarpıcı olarak ortaya koymuş olduğu üzere "Homo Faber"in yerini "Homo Artifex"in almasıdır. Üretim fetişizmini örgütleyen kapitalizm insanları meslek insanı yaparak, yaptıklarından da sorumsuz kılmayı sağlayan bir iş kültürü geliştirdi. Bu; yaptığı işin sonuçları ya da etkileri üzerinde düşünüm kurabilen Homo Faber'den farklı olarak "İşini gereğince yap, gerisine karışma" diyen Homo Artifex'in dünyasıdır.
Modern dünyada işler ve işlemler sadece kağıt üzerinde nesnel esaslara bağlanıp, gayrı şahsî kılınıyor. Oysa işlerin akışında,özellikle de ilişkisel boyutlarında müthiş bir öznelleşme ya da kişiselleştirme hüküm sürüyor. Başarı endeksleri işin örgütlenmesinde, akışında ve ödüllendirilmesinde oligarşik, eşitsizlikçi, daha beteri gayrı insânî esaslara oturuyor. Bütün bunlar sözüm ona verimlilikte artış adına yapılıyor. Oysa zaman içinde verimsizlik ciddî bir dert haline geliyor. Bürokratik-hantal dünyadan esnek iş yapılanmasına geçiş, bu derde devâ olmak bir yana, derdi azdıran bir gelişme. Yaşayan en mühim düşünürlerin başında gördüğüm Richard Sennett, her cümlesi zihnimde bir şölene dönüşen (hep öyle olmuştur) "Zanaatkâr" başlıklı muazzam çalışmasında, durumun neo-liberal kapitalizmin muzafferci yaklaşımının örtbas ettiğinden çok farklı olduğunu; insanların işlerinden soğuması, yaptığı işe yabancılaşması ve onları savsaklamasının sâdece tarihe gömülmüş reel sosyalizminde değil, merkez kapitalist ülkeler başta olmak üzere bütün bir dünyada sorun olduğunu ortaya koyuyor. Hâsılı, insanın iş dünyasını tahrip eden bizzat kapitalizmin kendisidir.
Yeni iş yapılanmasının eşitsiz yapısı artık hiyerarşinin gerekleri ya da kurallarıyla açıklanabilir olmaktan çıkmıştır. CEO'ların temsil ettiği yeni iş aristokrasisi ile orta ve aşağı düzeylerde çalışanlar arasında devâsa uçurumlar oluşuyor. Karar alma süreçlerinde "one-man show" baskın hâle geliyor. Orta ve aşağı düzeyde çalışanlar sadece işlerini kaybetme korkusuyla, çoğu kez akıl, vicdân ve ruhlarının onaylamadığı bu tek adam merkezli karar alma süreçlerinde, belki ilk başlarda gönülsüz, ama daha sonraları gönüllü-gönülsüz fark etmez ; rutinleşmiş meddah rolü oynuyor. Zaman içinde hem kendilerine hem de yaptıkları işe olan inançlarını kaybediyorlar. Biz ancak işler skandal boyutuna geldiğinde, ya da iflâslar gibi dramatik çöküş boyutuna ulaştığında haberdâr oluyoruz. Oysa günlük iş hayatında akıl dışı, en basitinden kaynak kaybettiren sayısız saçma karar mevcut. Bu kararları alanlar dehâlarından emin, egosu şişmiş patronlar ya da onların prensleri CEO'lar. İş hayatında onların ego şişmeleri, yerlerini aldıkları bürokratların ego şişmeleri kadar bıktırıcı ve yıldırıcı. İş hayatının aristokratik vesâyetçiliği, devirdikleri ve yerlerini aldıkları bürokratik vesâyetçilik kadar sorunlu. Çok sayıda çalışan, özellikle de tecrübeli olanlar (eğer kaldıysa) kararların saçmalığını görüyor. Ama hiçbir şey söylemiyorlar. Söylemeye kalkarlarsa başlarına geleceklerden korkuyorlar. Hâsılı, çürüme dönemi saray toplumu olarak resmedilmiş ne varsa bugün üç aşağı beş yukarı iş hayatına egemen....

S. Seyfi Öğün - 09.08.2012

26 Temmuz 2012 Perşembe

Myanmar, tarih ve ilâhiyat


Rwanda'daki mâlûm katliamdan sonra, son zamanların belki de en acı haber ve görüntüleri Myanmar'dan geldi. Dünya, eski adıyla Burma olan bu ülkede; binlerce insanın evinden yurdundan edildiğini; daha da vahimi yüzlerce (belki de daha fazla) kişinin yakılarak öldürüldüğünü öğrendi. Yakanlar Budist; yakılanlar ise Müslüman.. Ne kadar acı değil mi? ... Barışçıl olarak bilinen, Batı zihniyetinde steril dînler dairesinde binciliği kimselere kaptırmayan bir dînin mensupları, azınlıkta kalan bir başka dînin mensuplarına karşı nasıl da bu kadar canavarlaşabiliyor? (Bu arada yine soralım; Acaba Dalai Lama hazretleri ne âlemdedir? Bu katliamı sona erdirmek için neler düşünmektedir? ). Biz, en son olarak bu dinin râhiplerini kâfileler halinde ülkedeki diktatörlüğe karşı şiddet dışı , sivil itaatsizliğe dayanan yöntemlerle karşı çıkarken görmüştük. Bu soylu protestolar çok uzaklardaki insanlarda bile sempati yaratmıştı. Ne hazindir ki bu protesto eylemleri hemen ve çok sert bir şekilde bastırıldı. Ülke yeniden kendi içine kapandı. Meğer fırtına öncesi sessizlikmiş bu. Dün barışçıl eylemlere ilham kaynağı olan bir dînin mensupları, bu kez bambaşka bir yüzle çıkıyor karşımıza... Geçenlerde her satırını zevkle, iştahla okuduğum çok değerli Hocam Prof. Dr. Cemil Oktay'ın Bilgi Üniversitesi Yayınları'ndan kısa bir süre önce çıkan 'Modern Toplumda Savaş ve Barış' çalışmasında, savaş ve barış(siyaset) arasındaki geçişlerin kırılganlığını vurgularken kullandığı 'bukalemun' benzetimi dikkatimi çekmişti. Modern, hele hele geç-modern tarihlerin; geniş mecrasında devr-i dâimler olarak âşina ve âsude bir şekilde akan geleneksel tarihlerden farkı; en başta bir hız farkıdır. Modernlik zamanı arttırılabilir hızlar üzerinden örgütlüyor. Hız ise ya bizâtihî kendisi, insanlık durumlarındaki savrulmaları ve kırılganlıkları doğuruyor; ya da zaten mevcut olanları daha saydam bir şekilde ortaya çıkarıyor. Dünü bugüne; bugünü ise yarına bağlamakta her geçen gün daha fazla zorlanıyoruz. Derin kavrayışlara dayalı düşünüşlerin yerini, spekülatif basitçiliğin alması da gâliba bu yüzden. İştahla saldırdığımız hızlı yemekler mideleri nasıl alt-üst ediyorsa, hızlı düşünüşler de entelektüel dünyamızı o şekilde sıkıntıya sokuyor. Budizmin sicilini bozan bir dramatik ve tarihin bukalemun doğasını çağrıştıran savrulma da bunun göstergelerinden birisidir.
Yeryüzünde tarihsel anlamda sicil bozukluğu yaşamayan; savrulmaları hasar görmeden atlatan bir inanış kaldığını sanmıyorum. Sicil bozan savrulmalar karşısında, metinler üzerinden aklama ya da savunma geliştirmek çok yaygın bir yaklaşımdır. Bu yaygın yaklaşımın çok nâfile olduğunu; bu naif yaklaşımda ısrar edilmesinin ise anlamlı olmadığını düşünüyorum. Çok özel örtüşme dönemleri hâriç; ilâhiyatın tarihi; tarihin ise ilâhiyatı bağlayabildiği görülmüş değil. Son katliamlarla ilgili olarak Budizmin samimî yandaşlarını, özellikle de o dînin inceliklerine sâdık otoritelerini dînlersek; duruma çok üzüldüklerini, Budizmin aslında karıncayı bile incitmeyen bir yaklaşıma sahip olduğunu; yapılan müessif yanlışların asla Budizm'e mâl edilemeyeceğini söyleyecekleridir. Bu teolojik –metinsel bir savunmadır ve elbette ki 'kendi içinde'; ama sadece 'kendi içinde' tutarlıdır. Sıkıntı zaten metinlerde değildir ki! Sıkıntı onun 'bağlamları' (context) ve yorumlarındadır. Bağlamın; hız egemen olduğu bir dünyada savrulmadan , metinlerle tutarlı eylemelerde bulunmak; ya da yorumlarla metinleri örtüştürmek her zaman ya da daha önceleri olduğundan daha zor. (Şart olan eğitim de sorunu çözmüyor). Böylesi hız egemen dünyada tarihsel sorumluluk gütmenin de önü kapanıyor; fırsatçılığın kapıları ise ardına kadar açılıyor. Hıza uygunluk sağlayıp onun hortumlarına teslim olmak, sorumluluk yüklenmekten daha kolay. Gerekircilikle başlayıp, göreceliliğe; oradan da olumsallığa savrulmak derde deva olmuyor; sadece dertlenmeyi sağlayan sorumluluğu sona erdirip, tek tezâhürü 'happenings' karşısında ahlanmak ve vahlanmak olan bir alıklığı yaygınlaştırıyor. Bu alıklık ise daha sonra alışkanlıklar ve umarsamazlıkta nasır tutuyor. Bilmem bu nasırdan nasıl kurtulacağız?

S. Seyfi Öğün - 26.07.2012

7 Haziran 2012 Perşembe

Sağlaması olmayan düşünüşlere bir gönderme

Gerçekliğin yeniden üretimi şu ya da bu derecede ona sadakatsizlikle tecelli ediyor. Hayatın sûretlerini, örneklerini lunaparklarda gördüğümüz, içinde çeşitli türlerdeki boy aynalarının yer aldığı galerilerde seyrediyoruz. Kim demiş aynalar yalan söylemez diye? Bir tanesi- düz ayna- hariç, aynalar düpedüz yalan söyler. Hatta düz ayna dışında kalan cümle aynalar, içbükeyi ile dış bükeyi ile – işbu yalanları kıvırmak için tasarlanmıştır.
Gerçeğe sadakatsizliğin kötü bir şey olduğunu imâ etmiyorum. İnsanlığımızın kıvama erdiği noktalar gerçekliği, aslından farklı olarak yeniden üretmemizle ilişkili. Yerkürede "yeniden üretim" sadece insana mahsustur. Sorun, bunun nasıl olacağı ile ilişkilidir. Yeniden üretimi istersek çok kaba bir abartıya, istersek çok ince bir ayara kavuşturabiliriz.
Kaba abartılar, artık-değerin ve ondan türeyen iktidar ilişkilerinin tarihinden doğuyor. Çok kolay bir biçimde ihtişam sergilemeye dayalı bir gösteriş etkisi kazanıyor. Unutmamak gerekir ki, tarihsel olarak burası Roma toprağıdır ve Kayzerler bu işlerde ölçüyü daima kaçırmıştır. Gösteriş etkisi, öz ile biçim arasında kıvam tutturamamakla alâkalıdır. Kolay olan kısa bir sürede, en fazla kişiyi iktidarlardan yana büyüleyecek işleri usta zanaatkârlara ya da sanatkârlara yaptırmaktır. Ebatları zorlayan ve şişiren güdü de budur. Başta mâbedler olmak üzere her türlü âbidat bu ebad şarhoşluğu ile imâr edilir.
Paganlığın bu tür şişmelere çok dayanıksız; hatta çok açık bir tarafı vardır. Çünkü paganlık her şeyi dünyevî ölçekte bir karşılığa oturtur; tanrıları insanlaştırır; insanları ise tanrılaştırır. Eğer iktidarların temsil süreçlerinde destek paganlıktan geliyorsa vay hâlimize. Nitekim Akhenaton'a inat, sarsılmayan ve Tutankamun'da iyice kökleşen Mısır paganlığı; devâsa piramitler ya da sfenkslerde dile gelen yapı anlayışıyla işbu ebad sarhoşluğunu yansıtır.
Zor olan, Konfüçyüs'ün seçkinleşmenin anahtarı olarak sunduğu; öz ve biçim; zarf ile mazruf arasındaki kıvamı tutturabilmektir. Bunun alâmeti de ebadlardaki şişmeyi denetim altına alabilmektir. O da ancak dünyevîlikten sıyrılıp kozmik ölçülerle tutarlı düşünerek "had bilmeyi" öğrenmekle bağlantılıdır. Çünkü kozmik ölçüler bu dünyaya sığmaz. Kozmik ölçülerden haberdâr olmanın insana yapacağı en önemli katkı, hiç değilse bir yerden sonra abartılarını gözden geçirme ve onları ironinin tornalarında işleme yeteneğidir. Artık örnekleri iyice seyrelen ârifler, ehl-keyif adamlardır. Çünkü en önemli özelikleri sahip oldukları dünyevî ölçülerin sağlamalarını kozmik ölçülerde yapabilmeleridir.
Modernlik, şu ya da bu biçimde paganlığın canlandırılması; daha da önemlisi her zaman olduğundan daha fazla etkinleştirilmesidir. Nitekim Viktorya dönemi burjuva kültürü, Tanrıyı bile kişiselleştirmiş ve dünyevîleştirmiştir. Tanrı eğer insanın vicdânına uygun bir büyüklükteyse ve insan onu taşıyabiliyorsa; bunun iki muhtemel sonucundan ilki Tanrının kişiselleşmesi; ikincisi ise insanın Tanrısallaştırılmasıdır. Sonuçta ikisi de aynı kapıya çıkıyor. Yeni paganlık, hayatımızın her alanına girmiş ve alelâdeleşmiştir. Paganlığın yegâne alternatifi olan ve bize yeniden kozmik ölçüleri kazandıran İbrahimî inanışların modern pratikleri de ma'alesef bundan kendisini kurtaramıyor.
Ebad şişmelerinde ortaya çıktığı üzere modern insanın çarpık geometrisinde korkular fetişleri, fetişler ise korkuları emziriyor. Modern insanın geometrisi yükseklik korkusu ile yükseklik tutkusunun birleşmesinde çarpılıyor. Günlük hayattan, iktisadîyâta; siyasetten, kültüre ve mekân oluşturmalara kadar, bu çarpık geometrinin izlerini her alanda sürmek mümkündür. Büyümek, yükselmek, yücelmek , kalıcılık, kalkınmacılık, dayanıklılık, uzun yaşamak gibi bir çok sayıda modern ve postmodern fetiş zihnimizi sömürgeleştirmiş durumda.
Mahâret, en büyüğünü, en yukarıya yapmak değil; eğer mümkünse küçüğü büyütmek ve büyüğü küçültebilmektir. Şehr-i İstanbul'un yedi tepesine yedi mâbedi eşsiz bir biçimde konumlandıranlar, bu imar işlerini emperyal ihtişam duygularını tatmin etmek- ya da tarihe çakmak için(!)- değil, tarihin kendilerine sunduğu büyüklüğü kozmik ölçüler karşısında ıslah etmek ve dengeye getirmek için yaptılar.

S. Seyfi Öğün - 07.06.2012

13 Nisan 2012 Cuma

Ne yapmamalıyız?


İnsan eyleyen bir varlık. Eylemlerimiz (yapıp etmelerimiz) "tabiata" ve "dünyaya" da'ir. Tabiatı dünyasallaştırıyoruz. Yani tabiattan dünyalar türetiyoruz. Bunu da denetim altına aldığımız doğadan türettiğimiz ve maddî tarafımızı ortaya koyan aletlerimizle yapıyoruz.
Bizim eylemelerimiz çok azıyla insiyakî, çok daha fazlasıyla da düşünümseldir. Zihin dünyamız sürekli bir soruyu yeniden, yeniden üretir: Ne yapmalıyız?
Geleneksel insanın zihin dünyasında da bu soru elbette sorulur. Ama etkisi modern insanın zihninde olup bitenden hayli farklıdır. Kendi kendisine "Ne yapmalıyım?" diye soran geleneksel insan, cevapları kutsal metinlerin, geçmiş tecrübelerin, örf ve adetlerin içinden çıkarırdı. Yâni, sorduğu soruların kendisinden çok önce sorulmuş olduğunun ve en iyi şekilde cevaplandığından emin olarak sorardı sorularını. Ne telâşlanır; ne de aceleye getirir.
Modern ile geleneksel arasındaki en esaslı farklılıklardan birisi de , "Ne yapmalıyım?" sorusunu karşılayış tarzıdır. Modern, bu soruyu endişeyle sorar. Çünkü sorunun hazır bir cevabının olmadığı; varsa bile yetersiz, işe yaramaz olduğuna inanılır. Dolayısıyla "Ne yapmalıyım?" sorusu en hafifinden keşif, en ağırından icât gerektiren, kimileri için heyecan verici, kimileri için ise ürkütücü bir sorudur. Bildik cevapların tavan arasına atıldığı bir dünyada "Ne yapmalı?" sorusu sadece endişe değil; durumlardan vazifeler türeten keskin bir âciliyet hissi ile de karşılanır.
Modern kavrayışların kâhir ekseriyeti, eylemek ile eylememek arasına kalın ve sızdırmaz sınırlar çeker. Eylememek, tembelliği, sorumsuzluğu ve etkinsizliği çağrıştıran; telâşlı modern dünyadaki en büyük etik kusurlardan birisidir. Böyle olduğu için de lânetlenmiştir. Modern insan eyleme konusundaki mutandan iddialarından belli olur.
Bu mutandan iddialar, iddialı eylemeler doğurmuş; iddialı eylemeler ise insanlara ağır faturalar ödetmiştir. Burada kastedilen selâmetçi siyasal eylemlerin bedelleri değil. Oraya kadar gitmeye hiç gerek yok. Meselâ üretim gibi çok daha mâsum görünen bir kavramı alalım. Kadim dünyada üretim teknolojisi tabiatin verdiklerinden optimal bir fayda kaldırmaya ucu ucuna yeten ; mekanik tarafı ağır basan bir teknikti. Üretim itibarıyla "Ne yapmalı?" sorusuna verilen cevap da, genel olarak mekanik ilkelerle uyumlu akıl yürütmelerle yine geleneğin içinden çıkarılırdı. Modern insanın ise Heidegger'in yapmış olduğu ayırım itibarıyla teknolojisi vardır ve kompleks ilkelere doğru evrilen ve artık anlaşılmaz olan bu teknolojinin düzeyi bu soruyu karşılayacaktır. Teknoloji elbette ki tekniğe baskın olan bir kavramdır. Aradaki fark insanın maddî dünyasına, giderek manevî dünyasına yabancılaşmasının faturalarını kabartır. İç yapısından sadece az sayıda uzmanın haberdar olduğu ; belki de hiçbirisinin tek başına da bilemeyeceği, bir teknolojik dünya bizi sarıp sarmalıyor. Böyle bir dünyada, üzerinde sadece teknokratik seçkinlerin, çok özelleşmiş bir dil üzerinden akıl ve fikir yürütebileceği "Ne yapmalı?" sorusu, aşağıya doğru "Nasıl yapmalı?" sorusuna dönüşüyor. Yani, çoğu kez farkına varmasak da sorunun kulvarı değişiyor. Bu kayma yabancılaşmanın göstergesidir. Yabancılaşmayı doğuran açık, bilgi tekelleri ile tüketimin kitleselleşmesi arasında ortaya çıkıyor. Bilgi toplumu olarak yaldızlanan olgu aslında reel olarak ve her türlü yüzeyselliğiyle bir know-how toplumudur. Know-how toplumu tüketimin kuşatıcılığıyla, üretimin tekelciliği arasına sıkışmıştır. Tarihsel takıntımız olan fünûnculuktan vazgeçemeyip Know-how toplumunun bir parçası olmak ve sofistike kullanım dilleri ile yetinmek istiyorsak mesele yoktur. Eğer mesele var diyorsak açığı kapatacak yegâne yol, Yunus'un ödünsüz "miskinlik" yoludur. Bugün "Ne yapmamalı?" sorusu "Ne yapmalı?" sorusundan çok daha mühimdir. 

S. Seyfi Öğün - 26.03.2012

29 Mart 2012 Perşembe

Toprağa küsenlerin dünyası

Son yarım yüzyıllık Türkiye tarihinin en mühim gelişmesi insanlarının toprağa küsmesidir. Aşağı yukarı bin yıllık bir bağın yarım yüzyılda kopması, sorunu ayrıca da dramatik kılıyor.
Bu memleket insanlarının toprak küskünlüğünün kültürel faturasının ne olacağı konusunda en ılımlı akıl yürütmeler bile insanın içini ürpertmeye yetiyor. Bir kere herkes bunun farkında. Yer yer serzenişler, yazıklanmalar, şikayetler duyuluyor. Ama bu duygular tutarlı ve anlamlı bir yüzleşmeye dönüştürülmedikten sonra hükümsüzdür. Daha önemlisi bu konudaki yüzleşme ertelenirse , daha pek çok şey de hükümsüz kalacaktır. Mesela inanç hayatı.. Ayağı toprağa değmeyen, bir bitkinin nasıl yetiştiğine tanıklık etmemiş kuşaklara insanoğlunun topraktan yaratılmış olduğunu, topraktan geldiğini ve toprağa gideceğini nasıl anlatırsınız?
Bu yüzleşmenin tutarlı ve anlamlı olduğuna ikna olmak için, toprak üzerinden geliştirilen eğretilemelerin toptan tasfiye edildiğine şahitlik etmek gerekir. Çünkü ilk göze çarpan husus, bu ülkede toprak-insan bağının, yüceltildiği yerde kopartılmasıdır. Modern Türkiye Cumhuriyeti (Rousseau'nun tonlamalarıyla) neo-paganist yorumları seferber eden bir köylü ideolojisi üzerine kurulmuştu. Bu kültürel iklimde pagan efsanelerle kurgulanan hayâlî bir köylülüğün, saflaştırılmış ideal-tiplemeleri sarar her bir yanı. Kötü olan yoz şehir(li)ler, erdemli olan toprak ve köylülerdir. Çoğu kez kendisini kötü edebiyatlar olarak açığa vuran sözkonusu romantikleştirmeler, aslında memurin seçkinlerin teb'asını aşağılamasını örten güzellemelerdir. İş adam yerine konmaya geldiğinde, ince belli köy dilberlerinin, Herkül kılıklı gürbüz köy yiğitlerinin anlatıldığı bu güzellemelere işten el çektirilir; köylülerin niçin öldürülmesi gerektiği konusunda ahkâm kesen, kusurlu basenlerin, fırça görmemiş çürük dişlerin ya da hamam görmemiş bedenlerin ağır kokusunun tasvir edildiği gerçekçi bir edebiyat türer. Ama son tahlilde gerçekçilik ile abartı arasında bizâtihî edebiyat iğdiş olur.
Siyaset düzeyinde ise, neo-pagan suretleri sevilen ama şehirlerde arz-ı endam etmesi istenmeyen köylüleri , köylerinde tutup mûteber şehirlilere lâyık kılacak makbul bir dönüşüme uğratmak isteyen C.H.P' nin karşısına; Sünnî taşra ortalamalarını esas alan başka bir tür köylücülükle D.P çıkar. Bu gelişmeyle birlikte siyasal kültür çadırının direkleri rabtedilmiş olur.
Adına ister köylü-şehirli; ister eski şehirli-yeni şehirli kavgası; isterse daha akademik olarak "merkez-çevre" çatışması diyelim; süreç devam ediyor. Kavgalar, bir yerden sonra gözümde kayıkçı kavgası kadar bile anlamlı değil. Hele hele, nüfusun kâhir ekseriyetinin başta İstanbul olmak üzere tüketimin azgınlaştığı şehirlere yığıldığı, daha mühimi, kasabaların ve köylerin bile şehirleştiği bir Türkiye'de şehirli-taşralı ayırımı üzerinden yaşanan gerilimler olsa olsa kayıkçı kavgası hükmündedir. Bu ülkenin insanlarının yaşamak istediği hayat üzerine hangi morfolojik kavgalar yapılırsa yapılsın; hangi plâstik stil oyunlarıyla başka başka imişcesine gösterilmek istensin; aslında, toprağa küskünlükte paydaş olan tek tip hayattan söz ediyoruzdur. C.H.P'-nin neo-pagan köylücülüğü ile D.P'nin taşra Sünni taşra ortalamalarıyla yürüttüğü alternatif bir köylücülük arasında zerre kadar fark yoktur. Her iki gelenek ve bu geleneklerden birisiyle iş tutarak var olmayı hüner haline getirmiş nesiller, bin yıllık toprak-insan bağının tasfiyesinde eş derecelerde sorumludur. Bu ülkede uğruna yaşamayı hak eden bir hakikât, ancak bu bağın yeniden kurulabildiği noktada ışıyacak.

S. Seyfi Öğün - 29.03.2012

7 Şubat 2012 Salı

Assange nereye koşuyor?

Geçenlerde Assange'in The Simpsons filminde rol alacağı duyuruldu.Mübarek olsun. Bu artık Wikileaks'in hükmü bitti demektir. O günlerde dünyayı sarsan belgeler artık yok hükmündedir. Daha beteri; bu haber dünyada siyasal eylemin de sonuna gelinmiş olduğuna işaret etmektedir. Bugün siyasal eylem özellikle muhalefet etmek eklemlenmenin yolunu ifade ediyor. Muhalefet ettiğimiz dünyaya muhalefet ettiğimiz nispette eklemleniyoruz.
Bilgi kuramı ve metodolojisi itibarıyla modernlik alabildiğine analitiktir. Bugün analitik dünyamız buharlaşıyor. Analitik ayrımların, hele karşıtlıkların anlamı kalmadı. Artık ne "öz"dür ne "biçim" bilemiyoruz. Bizlere ontolojik anlamda tutunum sağlayacak merkezilik ya da öncelikler yok. Bir olay (event)örgüsü bile kalmadı. Bunun yerini anlık, yakıcı izlenimler (happening)aldı.
Analitik düşüncenin ahlaki kodlarını verdiğini düşündüğüm Kant'cı özerklik düşüncesi de buharlaştı. Artık insanın kendisini gerçekleştirmesinden söz edilmiyor. Birey amacını (telos) kaybetti.İnsan bugün dönüşebildiği kadar ya da kendisinden başka ne olabiliyorsa o kadar vardır artık. Woody Allen'ın harika tiplemesi üzerinden olursam dünya bir ZELİG dünyadır.
Nevzuhur meslekler ağında savrulmayı ifade eden bir kariyerizimdir ZELİG dünyanın yegane makbul etkinliğidir. Bu ağda sosyolog B.Turner'in sözünü ettiği "bireysiler"arz-ı endam eder. Artık varoluş, eylemeler üzerinden değil performanslar üzerindendir. Artık eylem (action)mümkün gözükmüyor. Ya da mümkün olan biricik eylem;performanstır.
Performans,eylemde savrulmanın karşılığıdır. Performanslar dünyasında temsil eden ile temsil edilen arasındaki ayrım ortadan kalkmıştır. Düşünür Baudrillard'ın dediği gibi simülasyon bile anlamını kaybetmiştir.
Performanslar projelerin ürünü gibi sunuluyor. Postmodern bir oligarşi bu. Maaşallah herkes üstün yeteneklerle donanmış bir ekipbaşı (lider)Üstün zekası ve yetenekleriyle proje geliştiriyor, daha az yeteneklilerden oluşan ekibi ona yardımcı fiiller üzerinden lojistik destek sağlıyor. Postmodern oligarkların gözünde kalanlar ise bu projeye destek vermesi zorunlu olan saf guruhlar. Bu kadar laftan sonra projeyi çok derin bir şey sanmayın. Artık proje sahibi olmak bile tür performansdır.
Eylemin yerini alan performans Brecht'in üzerine titrediği mesafe kavramını aşıyor ve "epik eşik" kırılıyor. Bu aslında dolaylı olarak teatral durumun yıkımıdır. Bunun yerini hiper gerçeklik yaratan metot oyunculuğu alıyor. Performansın başarısını da bürünülen rollerle özdeşleştirme izleniminin ne kadar verilebildiği tayin etmektedir. Bu dünyada Brecht yenilmiş Stanislavski kazanmıştır.Teatral gerçeklik tiyatro-dünya (Theatrum mundi) düşünümde bulunma eleştiri geliştirme imkanlarını ifade eder. Tiyatro dünya elyevm mevcut değildir. Artık aktör yok,oyun oynayan insanın (homo ludens) yeni bir türü olan performans sahibi var.
Performanslar bizleri Frankfurt okulunun üzerinde çok durduğu fantazmagorik dünyaya bağlıyor. Tiyatro dünyanın yerini alan da budur. Fantazmagorik dünya içine çekilirken eleştiri gücünü kaybettiğimiz; zihnen ve ruhen parçası olduğumuz bir dünya. Çok şenlikli olduğu tartışma götürmüyor. Fantazmagorik dünyada her şey hızla paraleline düşüyor ve bir başka şeye dönüşüyor.
Fantazmagorik dünya alabildiğine kültüreldir. Onun prizmasından geçen her şey kültürelleşmek zorundadır. Politik ekonomiler ya da ekonomi politik bu prizmadan geçiyor; Ekonomik İnsan (homo economicus) ya da Siyasal Hayvan (Zoon Politikon) , Kültürel İnsana (Homo Culturalis) evrilir.
İyi de bütün bunlar neden oluyor? Marks'ın ünlü tezini hatırlamak lazım ; "Katı olan her şey buharlaşır. "İki tarihsel katılık; Siyaset ve ekonomi gaz haline geçiyor denebilir. Ama doğrusu ben bunun bir form değiştirmekten çok esneme ile ilişkili olduğunu düşünüyorum. Kültür, kara deliğinden geçirdiği her şeyi jölemsi ya da silikonvari bir kıvama erdiriyor.
Hasılı Assange'ın yaptığında hiçbir tuhaflık yok. Muhterem önce enformatik politik bir performans sundu; şimdi ise The Simpsons'daki performansına hazırlanıyor.

S. Seyfi Öğün - 02.02.2012

Denktaş, Lefter ve ölümler

İki gün önce toprağa verilen Lefter'in toprağı bol olsun. Dinince dinlensin. Dün son yolculuğuna uğurlanan ve bir dostumun tanımlamasıyla, dünyadaki son 'dava adamlarından' Denktaş'a gelince, Allah gani gani rahmet eylesin. Sözümüz kalanlara; kalanların bu ölümleri karşılayış tarzlarına..
Kapitalist modernlik entelektüel düzeyde bir birey övgüsü, hatta kültü geliştirmiştir. Ama inanmayalım. Çünkü önce üretim disiplininde, sonra da tüketim lümpenliğinde 'birey' en fazla örselenen değerdir. Önce üretim disiplini odağında otomatlaştırılarak ezilmiştir. Tüketim ise sanki insanı bu cendereden çıkarıp özgürleştirecekmiş gibi bir beklenti doğuruyor. Oysa onu, ister kitle, ister popüler kültür aracılığıyla, bireyselliğin örselendiği tüketim yarışına koşar ve tüketim cemaatlerine eklemlenmeye zorlamaktan başka bir şey yapmaz.
Kapitalist modernlik birey düşmanıdır. Birey olamamak ise kendi hayatını özerk tercihleriyle inşa edebilmekten uzak düşmektir. Modern insan, yalnızlığını bireyselleşme sandı. Bunun gerçeğiyle yüzleşince de, pagan geçmişinin iâde-i itibarını talep etti. Kendisine içinde dayanışma kadar her türlü itiş kakışın da kol gezdiği paganlığını kendisine iade edeceğine inandığı (post modern) kabîleler aradı. Buldu da: Üstelik envâi çeşidiyle. Tüketim dünyâsı bize işte bu afyonu veriyor. Tüketim afyondur. B.Turner onun içinde sadece sanrısal bir bireysileşmenin(individuation) mümkün olduğuna işâret etmekle haklıdır.
Üretim dünyasında sıkı bir mesâi disiplini içinde otomatlaşan bireylerin belki özel dünyaları oldu. Ama bu kazanım (!), mahremîyetlerin kaybedilmesi pahasına gerçekleşti. Modernlik tecrübesi içinde insanlığın varlık stokları dış bükey gerilmelere ve kasılmalara uğradı. Bunlar kamusallaşma, toplumsallaşma, özgürleşme , açık kültür vb kavramlarla güzellendirildi ve taçlandırıldı. Oysa olup biten düpedüz mahremîyet kaybıdır. Bu da, bireylerin gerek özyaşam düzeyinde; gerekse tarihsel olarak özneleşmesi önündeki en büyük engeldir.
Mahremîyetlerini ve elbette ki bireyselliklerini kaybeden insanlar, tek boyutlu (H. Marcuse), giderek plâzma (J. Baudrillard) varlıklara dönüşeceklerdir. Modernlik her şeyi alenîyete mahkûm ediyor. Modern ve post modern durumları sıfır toplamlı kılan da zaten budur. Üretimin kamusallaşmasıyla alenîyet patlama yaptı. Post modern tüketim ise geniş bir müşterileştirme ağı içinde bunu her türlü rasyonel iddiasından aşırtarak aşırılaştırdı. Bireyin sönümlenmesi alenîyete mahkûm, mahremîyetini; yâni derinliğini kaybetmiş hayatlardaki duygu kaybına eş değer bir olgudur. Bu, aynı zamanda S.Mestrovitc'in 'duygu-ötesi' olarak tanımladığı toplumsal duruma isâbet ediyor. Çünkü duygular mahremîyet deneyiminin içinde şekilleniyor. Bu kayboldu mu, duygular da aşılıyor.
Duygu kaybının telâfisi adına pagan köklerimize dönüyoruz zâten. Bu da otantik (kendinde) bir paganlıktan çok, plâstik (kendisi için) bir paganlıktır. Çünkü, ister üretim; ister tüketim üzerinden olsun, cümle hayat tecrübelerimiz, aslında bize âit olmayıp bize yakıştırılan hayatların tedarik zincirlerini, ya da lojistiğini başarma telaşesinden ibaret. Aslında çoğu kez başka hayatların taşeronuyuz. O kadar ki, bu taşeronlukta hayatlarımız kadar ölümlerimiz de bize ait olmaktan çıkıyor. Ölümler kamusallaştıkça, ister resmi, ister sivil düzeyde olsun, neo- pagan ayinler devreye giriyor. Plâzma varlıklarımız , bu ayinlerin dramaturjisinde ve koreografisinde geçici plâstik yoğunluklar yaşıyor. Hasılı, pagan esrikliklerle başka hayatları kendi hayatları gibi yaşayan insanların ölümleri karşılaması da her yeni tecrübede biraz daha tuhaflaşıyor?


Süleyman Seyfi Öğün - 19.01.2012