25 Aralık 2012 Salı

Bana kalırsa

İçimden geçenleri bilselerdi beni dünyanın bir numaralı vatandaşı sayarlardı. İnsanları dinlerken sıkıntılı bir görünüşüm vardı: sanki, her zaman onların sözlerini bitirmelerini ve konuşma sırasının bana gelmesini sabırsızlıkla beklerdim. Bana kalırsa, bu görünüş çok aldatıcıydı. Bana kalırsa, bana kalırsa... Ne yazık hiç kalmadı bana.

-Oğuz Atay, Tutunamayanlar-

23 Aralık 2012 Pazar

Ma'zursun

همواره تو دل ربوده ای معذوری

غم هیچ نیازموده ای معذوری

من بی تو هزار شب به خون در بودم

تو بی تو شبی نبوده ای معذوری

İşin gönül çelmektir senin, mazursun
Gam nedir hiç bilmezsin, mazursun
Her gece kan ağlarken ben sensiz
Sen bir gece sensiz kalmadın, mazursun

Ahmed Gazali, Sevânihu’l-Uşşâk (Âşıkların Halleri)

12 Ekim 2012 Cuma

Karanlıktayım

İki kavis arasındayım.
Her yaşam parantezi doğumla açılıyor ve ölümle kapanıyor. Benim parantezim de doğumla açıldı ve her parantez gibi o da en nihayet ölümle kapanacak.
Parantezin açılması elimde değildi, kapanması da elimde olmayacak. Parantezi kim açtıysa, o kapatacak, burası kesin.
Niçin açıldı, bilmiyorum. Niçin kapanacak, onu da bilmiyorum.
İki kavis arasında olup bitenlerle öylesine meşgulüm ki bildiğim tek şey, iki parantez arasında sıkışıp kaldığım.

Bu-ara-dayım; doğumla ölüm arasında.
Ne garip değil mi, yaşam, cilveleriyle beni meşgul ettiği sürece, parantezin kapanış ânından uzaklaştığımı, o üzerime bütün dehşetiyle eğilen kavsi geriye ittiğimi sanıyorum, öyle ki parantezin kapanıp kapanmayacağını umursamıyorum bile.
Yaşam süremi ölçüyorum. Yolun başındayken yaşam süremin arttığından ötürü sevinirken, yolun sonuna doğru süremin azaldığını hissedip hüzünleniyorum. Yaşadıkça yaşlanıyorum çünkü.
Hüzünleniyorum.
Peki nedir şu adına hüzün... hüzün dedikleri?
Hüzün, elde olanı gaib ettiğim için ruhumu bürüyen şeffaf libas; kayb -olan ve -edilen için duyulan üzüntü.
Hüzün mülkiyet duygusunun bir sonucu; zira bir yaşama sahip ve mâlik olduğumu, yani bir yaşamım olduğunu idrak etmeseydim, onu kaybettiğimi de idrak edemezdim. Varlığından haz aldığım şey, yokluğundan ötürü bana elem veriyor; varlığı hazza, yokluğu eleme yol açıyor.
Hüzün işte böylesine köklü bir mülkiyet duygusunun mahsulü.

Yaşamaktan haz almasaydım, yokluğu hâlinde elem de duymazdım. O hâlde varlığının elem verdiğine inansaydım, yokluğunun da haz vereceğine inanmakta zorluk çekmezdim. Nitekim yaşamlarına kendi elleriyle son verenlerin yokluğu varlığa tercih etmeleri, aslında hazzı eleme tercih etmelerinden kaynaklanmıyor mu?
Modern hayatın hüznü def etmek için bulduğu yegâne çözüm, insanı koyu bir gafletin içine sokmaktan ibaret.
İğfal sözcüğü gafletten ürüyor. Gaflet modernlik tarafından iğfal edilen insanın trajedisi... parantezsizlik sanısı... bir aymazlık hâli... aptallıktan türeyen keyif...
Sevinç de işbu gafletin, unutmanın, görmemenin, bilmemenin mükâfatı.
Hüzün nasıl ki gaib edilenin (kaybedilenin) üzüntüsü ise, korku da tam aksine kaybedilecek olandan kaynaklanan kaygının adı.
Kaybettiğim için hüzün, kaybedeceğim için korku duyuyorum. Varolanın yokluğu hüzün duymama (üzülmeme) yol açarken, yok olacağı ihtimali korkmama yol açıyor.
Korkuyorum; zira kaybedeceğim. Kaybettiğim için değil, kaybedeceğim için korkuyorum.
Kaybetseydim üzülürdüm. Oysa kaybetmedim ve fakat eninde sonunda kaybedeceğim.
Önemsiz ve değersiz olanı kaybettiğim için üzülmem; önemsiz ve değersiz olanı kaybedeceğim diye de korkuya kapılmam. O hâlde hüznümün ve/veya korkumun sebebi, gerçekte kaybetmek ve kaybedecek olmak değil, bilâkis önemli ve değerli bir şeyi kaybetmek ve/veya kaybedecek olmak.
Bir edebiyat tarihçisi, sanattaki başarıyı, galibiyetin, mağlubiyetin itirafıyla kazanıldığı bir savaş olarak tanımlamış: a war in which victory comes through the confession of defeat.
Bu tanımı, pekâlâ yaşama sanatına da şamil kılabilirim.
Ancak bir koşulla! Yaşamı her şeyden daha önemli ve değerli kılanın ne olduğunu bilmek koşuluyla.
İlk elde akla gelecek olan, birtakım nitelikler, ya yaşam için gerekli olan, ya da yaşamın mümkün kıldığı birtakım haz ve değerler. Oysa ben olmasaydı(m), yaşam da olmazdı; zira yaşayan özne olmaksızın yaşanılan olmazdı. Yaşanılan olmayınca, tabiatıyla yaşam da olmazdı.
Bu-ara-da anlamın yaşama yaşamın kendisinden geldiğini pek o kadar kolaylıkla niçin söyleyemiyorum acaba?
Çok basit!
İki kavis arasında kalanın anlamı, kavislerin içinden çık(a)mıyor da ondan. Bu-ara-da olana, anlamını, sınırları veriyor; iki kavisin (kavseyn) varlığı, yaşamın hem sınırlarını, hem anlamını belirliyor. Böylelikle anlam, yaşama, kendisinden değil, dışından, yani kavislerin varlığından geliyor.
Özetlersek, yaşamın varlığı, iki kavisin varlığıyla mümkün. Anlamı ise onların anlamıyla kaim.
Peki o hâlde kavseynin varlığının sebebi ve anlamı ne?
Sırr-ı kavseyni, yani yaşamı mümkün kılan parantezlerin varlık sebebini bilmediğimi, soruşturmanın en başında teslim ettiğime göre, bu niçinin içini ben’ce meçhul kalacak demektir.
Oysa kavs-i nüzulün, iniş yayının (doğuşun) sırrı bilinseydi, kavs-i urucun, yükseliş yayının (ölümün) sırrı da bilinir; böylelikle bir çırpıda yaşamın sırrı da sır olmaktan çıkardı.
Karanlıktayım.

Dücane Cündioğlu - 17 Aralık 2005

24 Ağustos 2012 Cuma

yavaş yavaş ölürler

yavaş yavaş ölürler
seyahat etmeyenler.
yavaş yavaş ölürler
okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
vicdanlarında hoşgörüyü barındıramayanlar.

yavaş yavaş ölürler
alışkanlıklarına esir olanlar,
her gün aynı yolları yürüyenler,
ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,
elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile
girmeyenler,
bir yabancı ile konuşmayanlar.

yavaş yavaş ölürler
heyecanlardan kaçınanlar,
tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı
görmek istemekten kaçınanlar.

yavaş yavaş ölürler
aşkta veya işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler,
rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,
hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına
çıkmamış olanlar


pablo neruda

10 Ağustos 2012 Cuma

İş hayâtında aristokratik vesâyetçilik


Kapitalizm insanlığı önce, zanaatkârlığın ehl-i keyf dünyasından kopartarak Okul-Fabrika-Kışla arasında sıkı bir disipline dayalı olarak örgütledi. Modern meslek dünyası insanın "geleneksel baskılardan arındığı", özerk ve özgür olduğu, kamusal fayda ürettiği alanlar olarak tanımlandı. İşin aslı pek de öyle değil. Okul-Fabrika-Kışla arasında yapılandırılan bir hayat kısırlığı belki çok sayıda profesyonel ortaya çıkardı, ama bu oluşum her zaman insanlığın selâmetine, hayrına işlemedi. Profesyonellik, Hannah Arendt'in çok çarpıcı olarak ortaya koymuş olduğu üzere "Homo Faber"in yerini "Homo Artifex"in almasıdır. Üretim fetişizmini örgütleyen kapitalizm insanları meslek insanı yaparak, yaptıklarından da sorumsuz kılmayı sağlayan bir iş kültürü geliştirdi. Bu; yaptığı işin sonuçları ya da etkileri üzerinde düşünüm kurabilen Homo Faber'den farklı olarak "İşini gereğince yap, gerisine karışma" diyen Homo Artifex'in dünyasıdır.
Modern dünyada işler ve işlemler sadece kağıt üzerinde nesnel esaslara bağlanıp, gayrı şahsî kılınıyor. Oysa işlerin akışında,özellikle de ilişkisel boyutlarında müthiş bir öznelleşme ya da kişiselleştirme hüküm sürüyor. Başarı endeksleri işin örgütlenmesinde, akışında ve ödüllendirilmesinde oligarşik, eşitsizlikçi, daha beteri gayrı insânî esaslara oturuyor. Bütün bunlar sözüm ona verimlilikte artış adına yapılıyor. Oysa zaman içinde verimsizlik ciddî bir dert haline geliyor. Bürokratik-hantal dünyadan esnek iş yapılanmasına geçiş, bu derde devâ olmak bir yana, derdi azdıran bir gelişme. Yaşayan en mühim düşünürlerin başında gördüğüm Richard Sennett, her cümlesi zihnimde bir şölene dönüşen (hep öyle olmuştur) "Zanaatkâr" başlıklı muazzam çalışmasında, durumun neo-liberal kapitalizmin muzafferci yaklaşımının örtbas ettiğinden çok farklı olduğunu; insanların işlerinden soğuması, yaptığı işe yabancılaşması ve onları savsaklamasının sâdece tarihe gömülmüş reel sosyalizminde değil, merkez kapitalist ülkeler başta olmak üzere bütün bir dünyada sorun olduğunu ortaya koyuyor. Hâsılı, insanın iş dünyasını tahrip eden bizzat kapitalizmin kendisidir.
Yeni iş yapılanmasının eşitsiz yapısı artık hiyerarşinin gerekleri ya da kurallarıyla açıklanabilir olmaktan çıkmıştır. CEO'ların temsil ettiği yeni iş aristokrasisi ile orta ve aşağı düzeylerde çalışanlar arasında devâsa uçurumlar oluşuyor. Karar alma süreçlerinde "one-man show" baskın hâle geliyor. Orta ve aşağı düzeyde çalışanlar sadece işlerini kaybetme korkusuyla, çoğu kez akıl, vicdân ve ruhlarının onaylamadığı bu tek adam merkezli karar alma süreçlerinde, belki ilk başlarda gönülsüz, ama daha sonraları gönüllü-gönülsüz fark etmez ; rutinleşmiş meddah rolü oynuyor. Zaman içinde hem kendilerine hem de yaptıkları işe olan inançlarını kaybediyorlar. Biz ancak işler skandal boyutuna geldiğinde, ya da iflâslar gibi dramatik çöküş boyutuna ulaştığında haberdâr oluyoruz. Oysa günlük iş hayatında akıl dışı, en basitinden kaynak kaybettiren sayısız saçma karar mevcut. Bu kararları alanlar dehâlarından emin, egosu şişmiş patronlar ya da onların prensleri CEO'lar. İş hayatında onların ego şişmeleri, yerlerini aldıkları bürokratların ego şişmeleri kadar bıktırıcı ve yıldırıcı. İş hayatının aristokratik vesâyetçiliği, devirdikleri ve yerlerini aldıkları bürokratik vesâyetçilik kadar sorunlu. Çok sayıda çalışan, özellikle de tecrübeli olanlar (eğer kaldıysa) kararların saçmalığını görüyor. Ama hiçbir şey söylemiyorlar. Söylemeye kalkarlarsa başlarına geleceklerden korkuyorlar. Hâsılı, çürüme dönemi saray toplumu olarak resmedilmiş ne varsa bugün üç aşağı beş yukarı iş hayatına egemen....

S. Seyfi Öğün - 09.08.2012

26 Temmuz 2012 Perşembe

Myanmar, tarih ve ilâhiyat


Rwanda'daki mâlûm katliamdan sonra, son zamanların belki de en acı haber ve görüntüleri Myanmar'dan geldi. Dünya, eski adıyla Burma olan bu ülkede; binlerce insanın evinden yurdundan edildiğini; daha da vahimi yüzlerce (belki de daha fazla) kişinin yakılarak öldürüldüğünü öğrendi. Yakanlar Budist; yakılanlar ise Müslüman.. Ne kadar acı değil mi? ... Barışçıl olarak bilinen, Batı zihniyetinde steril dînler dairesinde binciliği kimselere kaptırmayan bir dînin mensupları, azınlıkta kalan bir başka dînin mensuplarına karşı nasıl da bu kadar canavarlaşabiliyor? (Bu arada yine soralım; Acaba Dalai Lama hazretleri ne âlemdedir? Bu katliamı sona erdirmek için neler düşünmektedir? ). Biz, en son olarak bu dinin râhiplerini kâfileler halinde ülkedeki diktatörlüğe karşı şiddet dışı , sivil itaatsizliğe dayanan yöntemlerle karşı çıkarken görmüştük. Bu soylu protestolar çok uzaklardaki insanlarda bile sempati yaratmıştı. Ne hazindir ki bu protesto eylemleri hemen ve çok sert bir şekilde bastırıldı. Ülke yeniden kendi içine kapandı. Meğer fırtına öncesi sessizlikmiş bu. Dün barışçıl eylemlere ilham kaynağı olan bir dînin mensupları, bu kez bambaşka bir yüzle çıkıyor karşımıza... Geçenlerde her satırını zevkle, iştahla okuduğum çok değerli Hocam Prof. Dr. Cemil Oktay'ın Bilgi Üniversitesi Yayınları'ndan kısa bir süre önce çıkan 'Modern Toplumda Savaş ve Barış' çalışmasında, savaş ve barış(siyaset) arasındaki geçişlerin kırılganlığını vurgularken kullandığı 'bukalemun' benzetimi dikkatimi çekmişti. Modern, hele hele geç-modern tarihlerin; geniş mecrasında devr-i dâimler olarak âşina ve âsude bir şekilde akan geleneksel tarihlerden farkı; en başta bir hız farkıdır. Modernlik zamanı arttırılabilir hızlar üzerinden örgütlüyor. Hız ise ya bizâtihî kendisi, insanlık durumlarındaki savrulmaları ve kırılganlıkları doğuruyor; ya da zaten mevcut olanları daha saydam bir şekilde ortaya çıkarıyor. Dünü bugüne; bugünü ise yarına bağlamakta her geçen gün daha fazla zorlanıyoruz. Derin kavrayışlara dayalı düşünüşlerin yerini, spekülatif basitçiliğin alması da gâliba bu yüzden. İştahla saldırdığımız hızlı yemekler mideleri nasıl alt-üst ediyorsa, hızlı düşünüşler de entelektüel dünyamızı o şekilde sıkıntıya sokuyor. Budizmin sicilini bozan bir dramatik ve tarihin bukalemun doğasını çağrıştıran savrulma da bunun göstergelerinden birisidir.
Yeryüzünde tarihsel anlamda sicil bozukluğu yaşamayan; savrulmaları hasar görmeden atlatan bir inanış kaldığını sanmıyorum. Sicil bozan savrulmalar karşısında, metinler üzerinden aklama ya da savunma geliştirmek çok yaygın bir yaklaşımdır. Bu yaygın yaklaşımın çok nâfile olduğunu; bu naif yaklaşımda ısrar edilmesinin ise anlamlı olmadığını düşünüyorum. Çok özel örtüşme dönemleri hâriç; ilâhiyatın tarihi; tarihin ise ilâhiyatı bağlayabildiği görülmüş değil. Son katliamlarla ilgili olarak Budizmin samimî yandaşlarını, özellikle de o dînin inceliklerine sâdık otoritelerini dînlersek; duruma çok üzüldüklerini, Budizmin aslında karıncayı bile incitmeyen bir yaklaşıma sahip olduğunu; yapılan müessif yanlışların asla Budizm'e mâl edilemeyeceğini söyleyecekleridir. Bu teolojik –metinsel bir savunmadır ve elbette ki 'kendi içinde'; ama sadece 'kendi içinde' tutarlıdır. Sıkıntı zaten metinlerde değildir ki! Sıkıntı onun 'bağlamları' (context) ve yorumlarındadır. Bağlamın; hız egemen olduğu bir dünyada savrulmadan , metinlerle tutarlı eylemelerde bulunmak; ya da yorumlarla metinleri örtüştürmek her zaman ya da daha önceleri olduğundan daha zor. (Şart olan eğitim de sorunu çözmüyor). Böylesi hız egemen dünyada tarihsel sorumluluk gütmenin de önü kapanıyor; fırsatçılığın kapıları ise ardına kadar açılıyor. Hıza uygunluk sağlayıp onun hortumlarına teslim olmak, sorumluluk yüklenmekten daha kolay. Gerekircilikle başlayıp, göreceliliğe; oradan da olumsallığa savrulmak derde deva olmuyor; sadece dertlenmeyi sağlayan sorumluluğu sona erdirip, tek tezâhürü 'happenings' karşısında ahlanmak ve vahlanmak olan bir alıklığı yaygınlaştırıyor. Bu alıklık ise daha sonra alışkanlıklar ve umarsamazlıkta nasır tutuyor. Bilmem bu nasırdan nasıl kurtulacağız?

S. Seyfi Öğün - 26.07.2012

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Günler anları silerken...


Anlatacak pek bir şeyimiz yok; ama garip şey, konuşacak çok şeyimiz var, hem de çok! Hiç durmadan konuşuyor, tartışıyoruz. Bir meseleyi halletmek, bir anlaşmazlığı anlaşmaya bağlamak derdinde değiliz. Biz böyle çatışık, karışık, yapışık seviyoruz her şeyi... Çözmeyi değil düğümlemeyi... Aslında biraz da kaçınılmaz bu kargaşa. Çünkü hepimiz bilirkişi, hepimiz bilge, hepimiz duyarlı, hepimiz üstün, hepimiz etik manyağıyız! Yeri gelince acayip çıkıntıyız, yeri gelince süt dökmüş kedi... Ne olmamız gerekiyorsa icabında oyuz en kıyağından. En idealist, en hayalperest, en maceracı, en delikanlı, en hürriyet kahramanı, en postal solucanı... Paramız yok, borsada yaprak kıpırdasa tüylerimiz ayağa fırlar. Tek kuruş koymayız kıyıya, ağlarız döviz tavan yaptı diye. İkinci el otomobilin, lebiderya dairenin, ganyanda garantili tiyonun, türlü çeşitli ihalenin, tıkalı yolun, kapalı havanın, seğiren gözün haberi bizde, para başkasında bir tek! Yani bildiğimiz hayat başkasının hayatı, bilmediğimiz hayat bizim! Aşklarımız ya ekranda binbir gece, ya bedava kontörle yazılmış kısa mesaj... Duygularımız tişört üstlerinde sıvaşık birkaç slogan... Okuduğumuz dört satır varsa, üç buçuğu dedikodu... Aydın geçinenimiz tank kenarında simit tezgâhı peşinde. Cahil geçinenimiz, sorsan Aynştayn'ın bölge bayii. Herkes hukuku kendine istiyor, adaletin hatırını soran yok. Zengini altına cip çekerken müreffeh, çalışanını kapıya koyarken krizde... Fakirinin ayranı yok içmeye, cebinde fotoğraf çeken, bir tıkla dünyaya bağlanan, iç çeken, slogan atan, halı yıkayan milyarlık cep zımbırtısı... Çocuklar sınavdan kursa, kurstan okula sersemlemiş yarış atı, anne babalar gözü dönmüş kariyer zaptiyesi... Kültür desen sektör, sanat desen piyasa, edebiyat desen üfürükten fiyaka... Spor desen kavga gürültü, sporcu desen epeyce kirlenmiş görüntü... Gençler gençliklerini bozdurup harcıyor, yaşlılar sığıntı gibi kenar köşede. Çalışan mesai adında bir uyuşturucuya müptela, çalışmayan ekonominin başına bela... Diyorlar ki piyasalar fena halde krizde, iyi ama ne geziyor bunca para silkelenmiş kerizde? Aslı şu, şirketler kendi aralarında top gezdiriyor, vatandaş yedekten girer miyim diye kulübede karizmayı çizdiriyor. Durumu çok parlak değil sokaktaki adamın, ama yine de gözyaşları televizyondaki dramanın. Biz gülmeyi seviyoruz daha ziyade ağlanacak halimize, böyleyken böyle kim acısın halimize!


Uzatmayalım, kafiyelere de kapılmayalım. Çünkü günler günleri kovalıyor, yıllar yılları... Bizim hikâyemizin hikayesizliği gittikçe katmerleniyor. Üstelik kahramanlarının da görünüşe göre bir şikayeti yok. Hayat koskoca bir outlet center, giriyoruz, çıkıyoruz, kapışıyoruz ne kadar ucuzluk varsa. Konuşuyoruz, tartışıyoruz, ardı ardına ekleyip kulağımıza küpe yapıyoruz ne kadar ucuzluk varsa. En çok okunan, en çok dinlenen, en çok sevilen, en çok kapışılan, en çok beğenilen kim? Ne kadar ucuzluk varsa!


Hayat içini bir mana ile doldurabildiğimiz anlardan ibaretmiş, kime ne? En yaldızlı yalanlara bulanarak tutuşturuluyor elimize dünyanın kiri... Ha ha ha! Hi hi hi! Kakara! Kikiri!


Gökhan Özcan - 20.04.2009

7 Haziran 2012 Perşembe

Sağlaması olmayan düşünüşlere bir gönderme

Gerçekliğin yeniden üretimi şu ya da bu derecede ona sadakatsizlikle tecelli ediyor. Hayatın sûretlerini, örneklerini lunaparklarda gördüğümüz, içinde çeşitli türlerdeki boy aynalarının yer aldığı galerilerde seyrediyoruz. Kim demiş aynalar yalan söylemez diye? Bir tanesi- düz ayna- hariç, aynalar düpedüz yalan söyler. Hatta düz ayna dışında kalan cümle aynalar, içbükeyi ile dış bükeyi ile – işbu yalanları kıvırmak için tasarlanmıştır.
Gerçeğe sadakatsizliğin kötü bir şey olduğunu imâ etmiyorum. İnsanlığımızın kıvama erdiği noktalar gerçekliği, aslından farklı olarak yeniden üretmemizle ilişkili. Yerkürede "yeniden üretim" sadece insana mahsustur. Sorun, bunun nasıl olacağı ile ilişkilidir. Yeniden üretimi istersek çok kaba bir abartıya, istersek çok ince bir ayara kavuşturabiliriz.
Kaba abartılar, artık-değerin ve ondan türeyen iktidar ilişkilerinin tarihinden doğuyor. Çok kolay bir biçimde ihtişam sergilemeye dayalı bir gösteriş etkisi kazanıyor. Unutmamak gerekir ki, tarihsel olarak burası Roma toprağıdır ve Kayzerler bu işlerde ölçüyü daima kaçırmıştır. Gösteriş etkisi, öz ile biçim arasında kıvam tutturamamakla alâkalıdır. Kolay olan kısa bir sürede, en fazla kişiyi iktidarlardan yana büyüleyecek işleri usta zanaatkârlara ya da sanatkârlara yaptırmaktır. Ebatları zorlayan ve şişiren güdü de budur. Başta mâbedler olmak üzere her türlü âbidat bu ebad şarhoşluğu ile imâr edilir.
Paganlığın bu tür şişmelere çok dayanıksız; hatta çok açık bir tarafı vardır. Çünkü paganlık her şeyi dünyevî ölçekte bir karşılığa oturtur; tanrıları insanlaştırır; insanları ise tanrılaştırır. Eğer iktidarların temsil süreçlerinde destek paganlıktan geliyorsa vay hâlimize. Nitekim Akhenaton'a inat, sarsılmayan ve Tutankamun'da iyice kökleşen Mısır paganlığı; devâsa piramitler ya da sfenkslerde dile gelen yapı anlayışıyla işbu ebad sarhoşluğunu yansıtır.
Zor olan, Konfüçyüs'ün seçkinleşmenin anahtarı olarak sunduğu; öz ve biçim; zarf ile mazruf arasındaki kıvamı tutturabilmektir. Bunun alâmeti de ebadlardaki şişmeyi denetim altına alabilmektir. O da ancak dünyevîlikten sıyrılıp kozmik ölçülerle tutarlı düşünerek "had bilmeyi" öğrenmekle bağlantılıdır. Çünkü kozmik ölçüler bu dünyaya sığmaz. Kozmik ölçülerden haberdâr olmanın insana yapacağı en önemli katkı, hiç değilse bir yerden sonra abartılarını gözden geçirme ve onları ironinin tornalarında işleme yeteneğidir. Artık örnekleri iyice seyrelen ârifler, ehl-keyif adamlardır. Çünkü en önemli özelikleri sahip oldukları dünyevî ölçülerin sağlamalarını kozmik ölçülerde yapabilmeleridir.
Modernlik, şu ya da bu biçimde paganlığın canlandırılması; daha da önemlisi her zaman olduğundan daha fazla etkinleştirilmesidir. Nitekim Viktorya dönemi burjuva kültürü, Tanrıyı bile kişiselleştirmiş ve dünyevîleştirmiştir. Tanrı eğer insanın vicdânına uygun bir büyüklükteyse ve insan onu taşıyabiliyorsa; bunun iki muhtemel sonucundan ilki Tanrının kişiselleşmesi; ikincisi ise insanın Tanrısallaştırılmasıdır. Sonuçta ikisi de aynı kapıya çıkıyor. Yeni paganlık, hayatımızın her alanına girmiş ve alelâdeleşmiştir. Paganlığın yegâne alternatifi olan ve bize yeniden kozmik ölçüleri kazandıran İbrahimî inanışların modern pratikleri de ma'alesef bundan kendisini kurtaramıyor.
Ebad şişmelerinde ortaya çıktığı üzere modern insanın çarpık geometrisinde korkular fetişleri, fetişler ise korkuları emziriyor. Modern insanın geometrisi yükseklik korkusu ile yükseklik tutkusunun birleşmesinde çarpılıyor. Günlük hayattan, iktisadîyâta; siyasetten, kültüre ve mekân oluşturmalara kadar, bu çarpık geometrinin izlerini her alanda sürmek mümkündür. Büyümek, yükselmek, yücelmek , kalıcılık, kalkınmacılık, dayanıklılık, uzun yaşamak gibi bir çok sayıda modern ve postmodern fetiş zihnimizi sömürgeleştirmiş durumda.
Mahâret, en büyüğünü, en yukarıya yapmak değil; eğer mümkünse küçüğü büyütmek ve büyüğü küçültebilmektir. Şehr-i İstanbul'un yedi tepesine yedi mâbedi eşsiz bir biçimde konumlandıranlar, bu imar işlerini emperyal ihtişam duygularını tatmin etmek- ya da tarihe çakmak için(!)- değil, tarihin kendilerine sunduğu büyüklüğü kozmik ölçüler karşısında ıslah etmek ve dengeye getirmek için yaptılar.

S. Seyfi Öğün - 07.06.2012

20 Nisan 2012 Cuma

İki kere iki

İki kere iki dört; yaşam değildir beyler, ölümdür... İki kere iki dört, küstahlıktır. İki kere iki dört, ellerini böğrüne dayayarak yolumuzu kesen, sağa sola tükürük atan bir külhanbeyinin ta kendisidir. İki kere iki dördün yetkinliğine inanırım ama en çok övülmeye değer olan, iki kere ikinin beş etmesidir.  

DOSTOYEVSKİ (Yeraltından Notlar)

13 Nisan 2012 Cuma

Ne yapmamalıyız?


İnsan eyleyen bir varlık. Eylemlerimiz (yapıp etmelerimiz) "tabiata" ve "dünyaya" da'ir. Tabiatı dünyasallaştırıyoruz. Yani tabiattan dünyalar türetiyoruz. Bunu da denetim altına aldığımız doğadan türettiğimiz ve maddî tarafımızı ortaya koyan aletlerimizle yapıyoruz.
Bizim eylemelerimiz çok azıyla insiyakî, çok daha fazlasıyla da düşünümseldir. Zihin dünyamız sürekli bir soruyu yeniden, yeniden üretir: Ne yapmalıyız?
Geleneksel insanın zihin dünyasında da bu soru elbette sorulur. Ama etkisi modern insanın zihninde olup bitenden hayli farklıdır. Kendi kendisine "Ne yapmalıyım?" diye soran geleneksel insan, cevapları kutsal metinlerin, geçmiş tecrübelerin, örf ve adetlerin içinden çıkarırdı. Yâni, sorduğu soruların kendisinden çok önce sorulmuş olduğunun ve en iyi şekilde cevaplandığından emin olarak sorardı sorularını. Ne telâşlanır; ne de aceleye getirir.
Modern ile geleneksel arasındaki en esaslı farklılıklardan birisi de , "Ne yapmalıyım?" sorusunu karşılayış tarzıdır. Modern, bu soruyu endişeyle sorar. Çünkü sorunun hazır bir cevabının olmadığı; varsa bile yetersiz, işe yaramaz olduğuna inanılır. Dolayısıyla "Ne yapmalıyım?" sorusu en hafifinden keşif, en ağırından icât gerektiren, kimileri için heyecan verici, kimileri için ise ürkütücü bir sorudur. Bildik cevapların tavan arasına atıldığı bir dünyada "Ne yapmalı?" sorusu sadece endişe değil; durumlardan vazifeler türeten keskin bir âciliyet hissi ile de karşılanır.
Modern kavrayışların kâhir ekseriyeti, eylemek ile eylememek arasına kalın ve sızdırmaz sınırlar çeker. Eylememek, tembelliği, sorumsuzluğu ve etkinsizliği çağrıştıran; telâşlı modern dünyadaki en büyük etik kusurlardan birisidir. Böyle olduğu için de lânetlenmiştir. Modern insan eyleme konusundaki mutandan iddialarından belli olur.
Bu mutandan iddialar, iddialı eylemeler doğurmuş; iddialı eylemeler ise insanlara ağır faturalar ödetmiştir. Burada kastedilen selâmetçi siyasal eylemlerin bedelleri değil. Oraya kadar gitmeye hiç gerek yok. Meselâ üretim gibi çok daha mâsum görünen bir kavramı alalım. Kadim dünyada üretim teknolojisi tabiatin verdiklerinden optimal bir fayda kaldırmaya ucu ucuna yeten ; mekanik tarafı ağır basan bir teknikti. Üretim itibarıyla "Ne yapmalı?" sorusuna verilen cevap da, genel olarak mekanik ilkelerle uyumlu akıl yürütmelerle yine geleneğin içinden çıkarılırdı. Modern insanın ise Heidegger'in yapmış olduğu ayırım itibarıyla teknolojisi vardır ve kompleks ilkelere doğru evrilen ve artık anlaşılmaz olan bu teknolojinin düzeyi bu soruyu karşılayacaktır. Teknoloji elbette ki tekniğe baskın olan bir kavramdır. Aradaki fark insanın maddî dünyasına, giderek manevî dünyasına yabancılaşmasının faturalarını kabartır. İç yapısından sadece az sayıda uzmanın haberdar olduğu ; belki de hiçbirisinin tek başına da bilemeyeceği, bir teknolojik dünya bizi sarıp sarmalıyor. Böyle bir dünyada, üzerinde sadece teknokratik seçkinlerin, çok özelleşmiş bir dil üzerinden akıl ve fikir yürütebileceği "Ne yapmalı?" sorusu, aşağıya doğru "Nasıl yapmalı?" sorusuna dönüşüyor. Yani, çoğu kez farkına varmasak da sorunun kulvarı değişiyor. Bu kayma yabancılaşmanın göstergesidir. Yabancılaşmayı doğuran açık, bilgi tekelleri ile tüketimin kitleselleşmesi arasında ortaya çıkıyor. Bilgi toplumu olarak yaldızlanan olgu aslında reel olarak ve her türlü yüzeyselliğiyle bir know-how toplumudur. Know-how toplumu tüketimin kuşatıcılığıyla, üretimin tekelciliği arasına sıkışmıştır. Tarihsel takıntımız olan fünûnculuktan vazgeçemeyip Know-how toplumunun bir parçası olmak ve sofistike kullanım dilleri ile yetinmek istiyorsak mesele yoktur. Eğer mesele var diyorsak açığı kapatacak yegâne yol, Yunus'un ödünsüz "miskinlik" yoludur. Bugün "Ne yapmamalı?" sorusu "Ne yapmalı?" sorusundan çok daha mühimdir. 

S. Seyfi Öğün - 26.03.2012