7 Haziran 2012 Perşembe

Sağlaması olmayan düşünüşlere bir gönderme

Gerçekliğin yeniden üretimi şu ya da bu derecede ona sadakatsizlikle tecelli ediyor. Hayatın sûretlerini, örneklerini lunaparklarda gördüğümüz, içinde çeşitli türlerdeki boy aynalarının yer aldığı galerilerde seyrediyoruz. Kim demiş aynalar yalan söylemez diye? Bir tanesi- düz ayna- hariç, aynalar düpedüz yalan söyler. Hatta düz ayna dışında kalan cümle aynalar, içbükeyi ile dış bükeyi ile – işbu yalanları kıvırmak için tasarlanmıştır.
Gerçeğe sadakatsizliğin kötü bir şey olduğunu imâ etmiyorum. İnsanlığımızın kıvama erdiği noktalar gerçekliği, aslından farklı olarak yeniden üretmemizle ilişkili. Yerkürede "yeniden üretim" sadece insana mahsustur. Sorun, bunun nasıl olacağı ile ilişkilidir. Yeniden üretimi istersek çok kaba bir abartıya, istersek çok ince bir ayara kavuşturabiliriz.
Kaba abartılar, artık-değerin ve ondan türeyen iktidar ilişkilerinin tarihinden doğuyor. Çok kolay bir biçimde ihtişam sergilemeye dayalı bir gösteriş etkisi kazanıyor. Unutmamak gerekir ki, tarihsel olarak burası Roma toprağıdır ve Kayzerler bu işlerde ölçüyü daima kaçırmıştır. Gösteriş etkisi, öz ile biçim arasında kıvam tutturamamakla alâkalıdır. Kolay olan kısa bir sürede, en fazla kişiyi iktidarlardan yana büyüleyecek işleri usta zanaatkârlara ya da sanatkârlara yaptırmaktır. Ebatları zorlayan ve şişiren güdü de budur. Başta mâbedler olmak üzere her türlü âbidat bu ebad şarhoşluğu ile imâr edilir.
Paganlığın bu tür şişmelere çok dayanıksız; hatta çok açık bir tarafı vardır. Çünkü paganlık her şeyi dünyevî ölçekte bir karşılığa oturtur; tanrıları insanlaştırır; insanları ise tanrılaştırır. Eğer iktidarların temsil süreçlerinde destek paganlıktan geliyorsa vay hâlimize. Nitekim Akhenaton'a inat, sarsılmayan ve Tutankamun'da iyice kökleşen Mısır paganlığı; devâsa piramitler ya da sfenkslerde dile gelen yapı anlayışıyla işbu ebad sarhoşluğunu yansıtır.
Zor olan, Konfüçyüs'ün seçkinleşmenin anahtarı olarak sunduğu; öz ve biçim; zarf ile mazruf arasındaki kıvamı tutturabilmektir. Bunun alâmeti de ebadlardaki şişmeyi denetim altına alabilmektir. O da ancak dünyevîlikten sıyrılıp kozmik ölçülerle tutarlı düşünerek "had bilmeyi" öğrenmekle bağlantılıdır. Çünkü kozmik ölçüler bu dünyaya sığmaz. Kozmik ölçülerden haberdâr olmanın insana yapacağı en önemli katkı, hiç değilse bir yerden sonra abartılarını gözden geçirme ve onları ironinin tornalarında işleme yeteneğidir. Artık örnekleri iyice seyrelen ârifler, ehl-keyif adamlardır. Çünkü en önemli özelikleri sahip oldukları dünyevî ölçülerin sağlamalarını kozmik ölçülerde yapabilmeleridir.
Modernlik, şu ya da bu biçimde paganlığın canlandırılması; daha da önemlisi her zaman olduğundan daha fazla etkinleştirilmesidir. Nitekim Viktorya dönemi burjuva kültürü, Tanrıyı bile kişiselleştirmiş ve dünyevîleştirmiştir. Tanrı eğer insanın vicdânına uygun bir büyüklükteyse ve insan onu taşıyabiliyorsa; bunun iki muhtemel sonucundan ilki Tanrının kişiselleşmesi; ikincisi ise insanın Tanrısallaştırılmasıdır. Sonuçta ikisi de aynı kapıya çıkıyor. Yeni paganlık, hayatımızın her alanına girmiş ve alelâdeleşmiştir. Paganlığın yegâne alternatifi olan ve bize yeniden kozmik ölçüleri kazandıran İbrahimî inanışların modern pratikleri de ma'alesef bundan kendisini kurtaramıyor.
Ebad şişmelerinde ortaya çıktığı üzere modern insanın çarpık geometrisinde korkular fetişleri, fetişler ise korkuları emziriyor. Modern insanın geometrisi yükseklik korkusu ile yükseklik tutkusunun birleşmesinde çarpılıyor. Günlük hayattan, iktisadîyâta; siyasetten, kültüre ve mekân oluşturmalara kadar, bu çarpık geometrinin izlerini her alanda sürmek mümkündür. Büyümek, yükselmek, yücelmek , kalıcılık, kalkınmacılık, dayanıklılık, uzun yaşamak gibi bir çok sayıda modern ve postmodern fetiş zihnimizi sömürgeleştirmiş durumda.
Mahâret, en büyüğünü, en yukarıya yapmak değil; eğer mümkünse küçüğü büyütmek ve büyüğü küçültebilmektir. Şehr-i İstanbul'un yedi tepesine yedi mâbedi eşsiz bir biçimde konumlandıranlar, bu imar işlerini emperyal ihtişam duygularını tatmin etmek- ya da tarihe çakmak için(!)- değil, tarihin kendilerine sunduğu büyüklüğü kozmik ölçüler karşısında ıslah etmek ve dengeye getirmek için yaptılar.

S. Seyfi Öğün - 07.06.2012

20 Nisan 2012 Cuma

İki kere iki

İki kere iki dört; yaşam değildir beyler, ölümdür... İki kere iki dört, küstahlıktır. İki kere iki dört, ellerini böğrüne dayayarak yolumuzu kesen, sağa sola tükürük atan bir külhanbeyinin ta kendisidir. İki kere iki dördün yetkinliğine inanırım ama en çok övülmeye değer olan, iki kere ikinin beş etmesidir.  

DOSTOYEVSKİ (Yeraltından Notlar)

13 Nisan 2012 Cuma

Ne yapmamalıyız?


İnsan eyleyen bir varlık. Eylemlerimiz (yapıp etmelerimiz) "tabiata" ve "dünyaya" da'ir. Tabiatı dünyasallaştırıyoruz. Yani tabiattan dünyalar türetiyoruz. Bunu da denetim altına aldığımız doğadan türettiğimiz ve maddî tarafımızı ortaya koyan aletlerimizle yapıyoruz.
Bizim eylemelerimiz çok azıyla insiyakî, çok daha fazlasıyla da düşünümseldir. Zihin dünyamız sürekli bir soruyu yeniden, yeniden üretir: Ne yapmalıyız?
Geleneksel insanın zihin dünyasında da bu soru elbette sorulur. Ama etkisi modern insanın zihninde olup bitenden hayli farklıdır. Kendi kendisine "Ne yapmalıyım?" diye soran geleneksel insan, cevapları kutsal metinlerin, geçmiş tecrübelerin, örf ve adetlerin içinden çıkarırdı. Yâni, sorduğu soruların kendisinden çok önce sorulmuş olduğunun ve en iyi şekilde cevaplandığından emin olarak sorardı sorularını. Ne telâşlanır; ne de aceleye getirir.
Modern ile geleneksel arasındaki en esaslı farklılıklardan birisi de , "Ne yapmalıyım?" sorusunu karşılayış tarzıdır. Modern, bu soruyu endişeyle sorar. Çünkü sorunun hazır bir cevabının olmadığı; varsa bile yetersiz, işe yaramaz olduğuna inanılır. Dolayısıyla "Ne yapmalıyım?" sorusu en hafifinden keşif, en ağırından icât gerektiren, kimileri için heyecan verici, kimileri için ise ürkütücü bir sorudur. Bildik cevapların tavan arasına atıldığı bir dünyada "Ne yapmalı?" sorusu sadece endişe değil; durumlardan vazifeler türeten keskin bir âciliyet hissi ile de karşılanır.
Modern kavrayışların kâhir ekseriyeti, eylemek ile eylememek arasına kalın ve sızdırmaz sınırlar çeker. Eylememek, tembelliği, sorumsuzluğu ve etkinsizliği çağrıştıran; telâşlı modern dünyadaki en büyük etik kusurlardan birisidir. Böyle olduğu için de lânetlenmiştir. Modern insan eyleme konusundaki mutandan iddialarından belli olur.
Bu mutandan iddialar, iddialı eylemeler doğurmuş; iddialı eylemeler ise insanlara ağır faturalar ödetmiştir. Burada kastedilen selâmetçi siyasal eylemlerin bedelleri değil. Oraya kadar gitmeye hiç gerek yok. Meselâ üretim gibi çok daha mâsum görünen bir kavramı alalım. Kadim dünyada üretim teknolojisi tabiatin verdiklerinden optimal bir fayda kaldırmaya ucu ucuna yeten ; mekanik tarafı ağır basan bir teknikti. Üretim itibarıyla "Ne yapmalı?" sorusuna verilen cevap da, genel olarak mekanik ilkelerle uyumlu akıl yürütmelerle yine geleneğin içinden çıkarılırdı. Modern insanın ise Heidegger'in yapmış olduğu ayırım itibarıyla teknolojisi vardır ve kompleks ilkelere doğru evrilen ve artık anlaşılmaz olan bu teknolojinin düzeyi bu soruyu karşılayacaktır. Teknoloji elbette ki tekniğe baskın olan bir kavramdır. Aradaki fark insanın maddî dünyasına, giderek manevî dünyasına yabancılaşmasının faturalarını kabartır. İç yapısından sadece az sayıda uzmanın haberdar olduğu ; belki de hiçbirisinin tek başına da bilemeyeceği, bir teknolojik dünya bizi sarıp sarmalıyor. Böyle bir dünyada, üzerinde sadece teknokratik seçkinlerin, çok özelleşmiş bir dil üzerinden akıl ve fikir yürütebileceği "Ne yapmalı?" sorusu, aşağıya doğru "Nasıl yapmalı?" sorusuna dönüşüyor. Yani, çoğu kez farkına varmasak da sorunun kulvarı değişiyor. Bu kayma yabancılaşmanın göstergesidir. Yabancılaşmayı doğuran açık, bilgi tekelleri ile tüketimin kitleselleşmesi arasında ortaya çıkıyor. Bilgi toplumu olarak yaldızlanan olgu aslında reel olarak ve her türlü yüzeyselliğiyle bir know-how toplumudur. Know-how toplumu tüketimin kuşatıcılığıyla, üretimin tekelciliği arasına sıkışmıştır. Tarihsel takıntımız olan fünûnculuktan vazgeçemeyip Know-how toplumunun bir parçası olmak ve sofistike kullanım dilleri ile yetinmek istiyorsak mesele yoktur. Eğer mesele var diyorsak açığı kapatacak yegâne yol, Yunus'un ödünsüz "miskinlik" yoludur. Bugün "Ne yapmamalı?" sorusu "Ne yapmalı?" sorusundan çok daha mühimdir. 

S. Seyfi Öğün - 26.03.2012

29 Mart 2012 Perşembe

Toprağa küsenlerin dünyası

Son yarım yüzyıllık Türkiye tarihinin en mühim gelişmesi insanlarının toprağa küsmesidir. Aşağı yukarı bin yıllık bir bağın yarım yüzyılda kopması, sorunu ayrıca da dramatik kılıyor.
Bu memleket insanlarının toprak küskünlüğünün kültürel faturasının ne olacağı konusunda en ılımlı akıl yürütmeler bile insanın içini ürpertmeye yetiyor. Bir kere herkes bunun farkında. Yer yer serzenişler, yazıklanmalar, şikayetler duyuluyor. Ama bu duygular tutarlı ve anlamlı bir yüzleşmeye dönüştürülmedikten sonra hükümsüzdür. Daha önemlisi bu konudaki yüzleşme ertelenirse , daha pek çok şey de hükümsüz kalacaktır. Mesela inanç hayatı.. Ayağı toprağa değmeyen, bir bitkinin nasıl yetiştiğine tanıklık etmemiş kuşaklara insanoğlunun topraktan yaratılmış olduğunu, topraktan geldiğini ve toprağa gideceğini nasıl anlatırsınız?
Bu yüzleşmenin tutarlı ve anlamlı olduğuna ikna olmak için, toprak üzerinden geliştirilen eğretilemelerin toptan tasfiye edildiğine şahitlik etmek gerekir. Çünkü ilk göze çarpan husus, bu ülkede toprak-insan bağının, yüceltildiği yerde kopartılmasıdır. Modern Türkiye Cumhuriyeti (Rousseau'nun tonlamalarıyla) neo-paganist yorumları seferber eden bir köylü ideolojisi üzerine kurulmuştu. Bu kültürel iklimde pagan efsanelerle kurgulanan hayâlî bir köylülüğün, saflaştırılmış ideal-tiplemeleri sarar her bir yanı. Kötü olan yoz şehir(li)ler, erdemli olan toprak ve köylülerdir. Çoğu kez kendisini kötü edebiyatlar olarak açığa vuran sözkonusu romantikleştirmeler, aslında memurin seçkinlerin teb'asını aşağılamasını örten güzellemelerdir. İş adam yerine konmaya geldiğinde, ince belli köy dilberlerinin, Herkül kılıklı gürbüz köy yiğitlerinin anlatıldığı bu güzellemelere işten el çektirilir; köylülerin niçin öldürülmesi gerektiği konusunda ahkâm kesen, kusurlu basenlerin, fırça görmemiş çürük dişlerin ya da hamam görmemiş bedenlerin ağır kokusunun tasvir edildiği gerçekçi bir edebiyat türer. Ama son tahlilde gerçekçilik ile abartı arasında bizâtihî edebiyat iğdiş olur.
Siyaset düzeyinde ise, neo-pagan suretleri sevilen ama şehirlerde arz-ı endam etmesi istenmeyen köylüleri , köylerinde tutup mûteber şehirlilere lâyık kılacak makbul bir dönüşüme uğratmak isteyen C.H.P' nin karşısına; Sünnî taşra ortalamalarını esas alan başka bir tür köylücülükle D.P çıkar. Bu gelişmeyle birlikte siyasal kültür çadırının direkleri rabtedilmiş olur.
Adına ister köylü-şehirli; ister eski şehirli-yeni şehirli kavgası; isterse daha akademik olarak "merkez-çevre" çatışması diyelim; süreç devam ediyor. Kavgalar, bir yerden sonra gözümde kayıkçı kavgası kadar bile anlamlı değil. Hele hele, nüfusun kâhir ekseriyetinin başta İstanbul olmak üzere tüketimin azgınlaştığı şehirlere yığıldığı, daha mühimi, kasabaların ve köylerin bile şehirleştiği bir Türkiye'de şehirli-taşralı ayırımı üzerinden yaşanan gerilimler olsa olsa kayıkçı kavgası hükmündedir. Bu ülkenin insanlarının yaşamak istediği hayat üzerine hangi morfolojik kavgalar yapılırsa yapılsın; hangi plâstik stil oyunlarıyla başka başka imişcesine gösterilmek istensin; aslında, toprağa küskünlükte paydaş olan tek tip hayattan söz ediyoruzdur. C.H.P'-nin neo-pagan köylücülüğü ile D.P'nin taşra Sünni taşra ortalamalarıyla yürüttüğü alternatif bir köylücülük arasında zerre kadar fark yoktur. Her iki gelenek ve bu geleneklerden birisiyle iş tutarak var olmayı hüner haline getirmiş nesiller, bin yıllık toprak-insan bağının tasfiyesinde eş derecelerde sorumludur. Bu ülkede uğruna yaşamayı hak eden bir hakikât, ancak bu bağın yeniden kurulabildiği noktada ışıyacak.

S. Seyfi Öğün - 29.03.2012

23 Mart 2012 Cuma

Mabet içinde mabet, bu nasıl muhabbet?

Son haftalarda birkaç kere mail kutuma düşen bir serzeniş var. Efendim, neden bazı alışveriş merkezlerinde mescit yokmuş? Her şey varmış da niye mescit yokmuş?
"Yeryüzü bana mescit kılındı" Hadis-i Şerifi müsaadesince farzları ve şartlarına uymak kaydıyla her yerde namaz kılabiliriz. Bu çölün ortası olabileceği gibi bir alışveriş merkezinin bodrum katı da olabilir, bir gökdelenin çatısı da...
Fakat alışveriş merkezlerinde mescit iste(t)meyi bir küçük düş(ür)me olarak görüyorum. Bu isteği işiten kapital sahipleri bıyık altından gülüyorlardır herhalde deri koltuklarına gerinerek tüttürdükleri purolu dudaklarıyla.
'Cami yok, bari bodrum katta bir oda verin, siz yukarıda paraya taparken biz de o izbe yerlerde ibadet ediyor gibi gözükelim film veya alışveriş arasında' anlamı var biraz.
Düşünsenize, sinemaya gittiğinde film arasında koşarak bodrum kattaki mescitte namazını eda eden genç, sizce izlediği kısmı tahlil mi ediyordur, yoksa olabilecekler hakkında tahmin mi yürütüyordur?
Alışveriş arasında namaza inen amcamız, sizce eşinin aldığı lüzumsuz şeylere esef mi ediyordur, yoksa kredi kartının taşmak üzere olan limitini mi düşünüyordur?
Ya hanım teyzemiz... O da, 'ne zaman vitrinlere bakmaktan geçip biraz daha alışveriş yapabileceğim' diye düşünüyor olabilir mi rutubet kokan o yerde?
Unutmayalım: İnsan namaz kılar, namaz insanı insan kılar. İnsan kalabiliyorsak kıldığımız namazlardan emin olabiliriz ancak, değilse her şey faso fiso...
Kapitalizmin mabetleri olan bu yerler şehir yapılanmasında hayatın merkezine oturmaya başladı maalesef. Cami merkezli Müslüman şehir anlayışından, AVM merkezli seküler kent planlamasına geçildiğinden beri hayli zaman oldu.
Bir keresinde adres sorduğumuz bir kişi, yolu meyhaneye göre tarif etmişti. Az ileride başka birine sorduğumuzda ise cami merkezli bir tarif almıştık. Kimin hayatında ne varsa konuşmaları, davranışları, adres tarifleri vs ona göre şekillenir. Bir şehirde alışveriş merkezi kaynak gösterilerek adres tarif ediliyorsa artık o insanlar için şehrin merkezi orasıdır.
Adamlar hayatımızın merkezine kazık çakmış, biz hâlâ, 'içinde bize niye yer yok' diye dilekçe sunuyoruz! Yusuf Genç' in dediği gibi; 'kurulmuş masaya oturmak yerine, yeni ve bize ait bir masa kurmamız lazım.'
Üzülmeyelim... Aslında, neredeyse aradığınız, aramadığınız her şeyi bulabileceğiniz AVM'lerde sadece mescit unutulmamış! Aman siz dışarı çıkmayın diye her şey içeri sokulmuş da, onlara göre ihtiyaç olmayan bazı şeyler es geçilmiş. Çağdaş mühendis ve mimarların unuttukları(!) bir şeyler de yok değil.
AVM'lerde duvar saati yoktur. Gözünüze çarpar da saatin geçtiğini görerek alışverişten olursunuz maazallah diye saat asılmaz duvarlara.
AVM'lerde pencere yoktur. İçerinin ışık seviyesi sabittir. Bu şekilde günün döndüğünü anlayamazsınız. Siz hafif müzik eşliğinde alışverişinizi yaparken belki birisi arar da, o zaman anlarsınız akşam olduğunu...
AVM'lerde yeterli sayıda oturak yoktur. Sizi sürekli ayakta tutarak dolaşmaya teşvik eder, bu sayede alışverişinize zeval gelmemiş olur! Oturmak isterseniz az sayıdaki oturakları bir avcı edasıyla kollamanız veya yemek satan yerlerde atıştırmanız gerekir. Bu da bir alışveriştir ve kazanan yine kapitalizm olur.
'Mescit' tabelası da yoktur. (Bazen 'praying room' diye rastlayabilirsiniz.) Çok istediğiniz mescitlerin yerini ancak bilenler bilir. Sora sora Bağdat bulunur ya, sorarsınız ve bulursunuz. Buna benzer; Van havalimanında çok güzel, nezih bir mescit bulunmasına rağmen sizi oraya götürecek bir tek tabela bulamazsınız. Abdestinizi lavabodan almanız da cabası... Bunun gibi bazı hastanelerde de güzel mescitler bulunmasına rağmen oralarda da tabela kıtlığı baş göstermektedir.
Alışveriş merkezleri planlanırken mescide yer ayrıldığını düşünmüyorum. Her ihtimale karşı boş bırakılan birkaç odadan en uygun olanı mescit yapılmıştır kanaatindeyim.
Artık, dükkânını biraz genişleten esnaf, tabelasına 'AVM' eklemeyi ihmal etmiyor. Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün, hayatımızı istila eden bu yerler hakkında yaptığı açıklamada: "AVM'lerin tekerlekleri mi var da şehir dışına taşıyalım" dedi. Bu talihsiz açıklamaya bir şey demeyip geçiyoruz.
AVM'ler kasıtlı olarak şişirilmiş kentlerde lüzum olarak görülse de kültürümüzü yozlaştırmaları bakımından zulüm oldukları da bir gerçektir.
Siz hiçbir AVM'de damla sakızı veya yün satan bir dükkân gördünüz mü, bu meyanda hammadde satan bir yer de yoktur. 'Siz uğraşmayın, bizde örülmüşü var' denir hanımlara.
AVM yöneticilerine bir önerimiz de yok değil: Bodrum katlara gizlediğiniz mescitlerin önünde kredi kartına taksitle hacı yağı, mis, misvak, mest falan satsanız ya, ne de olsa piyasası var bu işin!
İlla mescit, illa mescit diye serzenişte bulunanlara da son sözümüz: Allah'a kul olmazsan, kula köle olursun.
  
Mustafa Zahid Ergün - 11.02.2010

27 Şubat 2012 Pazartesi

Normandiyafobi

Normal olamama korkusuna psikolojide normandiyafobi denir. Psikologlar kişilerin bunu yenebilmeleri için onlara şu geleneksel testi uygular: Hastanın kafasına elektrotlar bağlanır ve hasta herhangi bir kargo şubesine sokulur. Adamın beyninden, şubenin bir kenarında duran dev elektronik tartıda tartılmak için dayanılmaz istek sinyalleri geliyorsa ona “Korkuya mahal yok, son derece normal bir insansınız” denilir. Akabinde hasta serbest bırakılır.

7 Şubat 2012 Salı

Assange nereye koşuyor?

Geçenlerde Assange'in The Simpsons filminde rol alacağı duyuruldu.Mübarek olsun. Bu artık Wikileaks'in hükmü bitti demektir. O günlerde dünyayı sarsan belgeler artık yok hükmündedir. Daha beteri; bu haber dünyada siyasal eylemin de sonuna gelinmiş olduğuna işaret etmektedir. Bugün siyasal eylem özellikle muhalefet etmek eklemlenmenin yolunu ifade ediyor. Muhalefet ettiğimiz dünyaya muhalefet ettiğimiz nispette eklemleniyoruz.
Bilgi kuramı ve metodolojisi itibarıyla modernlik alabildiğine analitiktir. Bugün analitik dünyamız buharlaşıyor. Analitik ayrımların, hele karşıtlıkların anlamı kalmadı. Artık ne "öz"dür ne "biçim" bilemiyoruz. Bizlere ontolojik anlamda tutunum sağlayacak merkezilik ya da öncelikler yok. Bir olay (event)örgüsü bile kalmadı. Bunun yerini anlık, yakıcı izlenimler (happening)aldı.
Analitik düşüncenin ahlaki kodlarını verdiğini düşündüğüm Kant'cı özerklik düşüncesi de buharlaştı. Artık insanın kendisini gerçekleştirmesinden söz edilmiyor. Birey amacını (telos) kaybetti.İnsan bugün dönüşebildiği kadar ya da kendisinden başka ne olabiliyorsa o kadar vardır artık. Woody Allen'ın harika tiplemesi üzerinden olursam dünya bir ZELİG dünyadır.
Nevzuhur meslekler ağında savrulmayı ifade eden bir kariyerizimdir ZELİG dünyanın yegane makbul etkinliğidir. Bu ağda sosyolog B.Turner'in sözünü ettiği "bireysiler"arz-ı endam eder. Artık varoluş, eylemeler üzerinden değil performanslar üzerindendir. Artık eylem (action)mümkün gözükmüyor. Ya da mümkün olan biricik eylem;performanstır.
Performans,eylemde savrulmanın karşılığıdır. Performanslar dünyasında temsil eden ile temsil edilen arasındaki ayrım ortadan kalkmıştır. Düşünür Baudrillard'ın dediği gibi simülasyon bile anlamını kaybetmiştir.
Performanslar projelerin ürünü gibi sunuluyor. Postmodern bir oligarşi bu. Maaşallah herkes üstün yeteneklerle donanmış bir ekipbaşı (lider)Üstün zekası ve yetenekleriyle proje geliştiriyor, daha az yeteneklilerden oluşan ekibi ona yardımcı fiiller üzerinden lojistik destek sağlıyor. Postmodern oligarkların gözünde kalanlar ise bu projeye destek vermesi zorunlu olan saf guruhlar. Bu kadar laftan sonra projeyi çok derin bir şey sanmayın. Artık proje sahibi olmak bile tür performansdır.
Eylemin yerini alan performans Brecht'in üzerine titrediği mesafe kavramını aşıyor ve "epik eşik" kırılıyor. Bu aslında dolaylı olarak teatral durumun yıkımıdır. Bunun yerini hiper gerçeklik yaratan metot oyunculuğu alıyor. Performansın başarısını da bürünülen rollerle özdeşleştirme izleniminin ne kadar verilebildiği tayin etmektedir. Bu dünyada Brecht yenilmiş Stanislavski kazanmıştır.Teatral gerçeklik tiyatro-dünya (Theatrum mundi) düşünümde bulunma eleştiri geliştirme imkanlarını ifade eder. Tiyatro dünya elyevm mevcut değildir. Artık aktör yok,oyun oynayan insanın (homo ludens) yeni bir türü olan performans sahibi var.
Performanslar bizleri Frankfurt okulunun üzerinde çok durduğu fantazmagorik dünyaya bağlıyor. Tiyatro dünyanın yerini alan da budur. Fantazmagorik dünya içine çekilirken eleştiri gücünü kaybettiğimiz; zihnen ve ruhen parçası olduğumuz bir dünya. Çok şenlikli olduğu tartışma götürmüyor. Fantazmagorik dünyada her şey hızla paraleline düşüyor ve bir başka şeye dönüşüyor.
Fantazmagorik dünya alabildiğine kültüreldir. Onun prizmasından geçen her şey kültürelleşmek zorundadır. Politik ekonomiler ya da ekonomi politik bu prizmadan geçiyor; Ekonomik İnsan (homo economicus) ya da Siyasal Hayvan (Zoon Politikon) , Kültürel İnsana (Homo Culturalis) evrilir.
İyi de bütün bunlar neden oluyor? Marks'ın ünlü tezini hatırlamak lazım ; "Katı olan her şey buharlaşır. "İki tarihsel katılık; Siyaset ve ekonomi gaz haline geçiyor denebilir. Ama doğrusu ben bunun bir form değiştirmekten çok esneme ile ilişkili olduğunu düşünüyorum. Kültür, kara deliğinden geçirdiği her şeyi jölemsi ya da silikonvari bir kıvama erdiriyor.
Hasılı Assange'ın yaptığında hiçbir tuhaflık yok. Muhterem önce enformatik politik bir performans sundu; şimdi ise The Simpsons'daki performansına hazırlanıyor.

S. Seyfi Öğün - 02.02.2012

Denktaş, Lefter ve ölümler

İki gün önce toprağa verilen Lefter'in toprağı bol olsun. Dinince dinlensin. Dün son yolculuğuna uğurlanan ve bir dostumun tanımlamasıyla, dünyadaki son 'dava adamlarından' Denktaş'a gelince, Allah gani gani rahmet eylesin. Sözümüz kalanlara; kalanların bu ölümleri karşılayış tarzlarına..
Kapitalist modernlik entelektüel düzeyde bir birey övgüsü, hatta kültü geliştirmiştir. Ama inanmayalım. Çünkü önce üretim disiplininde, sonra da tüketim lümpenliğinde 'birey' en fazla örselenen değerdir. Önce üretim disiplini odağında otomatlaştırılarak ezilmiştir. Tüketim ise sanki insanı bu cendereden çıkarıp özgürleştirecekmiş gibi bir beklenti doğuruyor. Oysa onu, ister kitle, ister popüler kültür aracılığıyla, bireyselliğin örselendiği tüketim yarışına koşar ve tüketim cemaatlerine eklemlenmeye zorlamaktan başka bir şey yapmaz.
Kapitalist modernlik birey düşmanıdır. Birey olamamak ise kendi hayatını özerk tercihleriyle inşa edebilmekten uzak düşmektir. Modern insan, yalnızlığını bireyselleşme sandı. Bunun gerçeğiyle yüzleşince de, pagan geçmişinin iâde-i itibarını talep etti. Kendisine içinde dayanışma kadar her türlü itiş kakışın da kol gezdiği paganlığını kendisine iade edeceğine inandığı (post modern) kabîleler aradı. Buldu da: Üstelik envâi çeşidiyle. Tüketim dünyâsı bize işte bu afyonu veriyor. Tüketim afyondur. B.Turner onun içinde sadece sanrısal bir bireysileşmenin(individuation) mümkün olduğuna işâret etmekle haklıdır.
Üretim dünyasında sıkı bir mesâi disiplini içinde otomatlaşan bireylerin belki özel dünyaları oldu. Ama bu kazanım (!), mahremîyetlerin kaybedilmesi pahasına gerçekleşti. Modernlik tecrübesi içinde insanlığın varlık stokları dış bükey gerilmelere ve kasılmalara uğradı. Bunlar kamusallaşma, toplumsallaşma, özgürleşme , açık kültür vb kavramlarla güzellendirildi ve taçlandırıldı. Oysa olup biten düpedüz mahremîyet kaybıdır. Bu da, bireylerin gerek özyaşam düzeyinde; gerekse tarihsel olarak özneleşmesi önündeki en büyük engeldir.
Mahremîyetlerini ve elbette ki bireyselliklerini kaybeden insanlar, tek boyutlu (H. Marcuse), giderek plâzma (J. Baudrillard) varlıklara dönüşeceklerdir. Modernlik her şeyi alenîyete mahkûm ediyor. Modern ve post modern durumları sıfır toplamlı kılan da zaten budur. Üretimin kamusallaşmasıyla alenîyet patlama yaptı. Post modern tüketim ise geniş bir müşterileştirme ağı içinde bunu her türlü rasyonel iddiasından aşırtarak aşırılaştırdı. Bireyin sönümlenmesi alenîyete mahkûm, mahremîyetini; yâni derinliğini kaybetmiş hayatlardaki duygu kaybına eş değer bir olgudur. Bu, aynı zamanda S.Mestrovitc'in 'duygu-ötesi' olarak tanımladığı toplumsal duruma isâbet ediyor. Çünkü duygular mahremîyet deneyiminin içinde şekilleniyor. Bu kayboldu mu, duygular da aşılıyor.
Duygu kaybının telâfisi adına pagan köklerimize dönüyoruz zâten. Bu da otantik (kendinde) bir paganlıktan çok, plâstik (kendisi için) bir paganlıktır. Çünkü, ister üretim; ister tüketim üzerinden olsun, cümle hayat tecrübelerimiz, aslında bize âit olmayıp bize yakıştırılan hayatların tedarik zincirlerini, ya da lojistiğini başarma telaşesinden ibaret. Aslında çoğu kez başka hayatların taşeronuyuz. O kadar ki, bu taşeronlukta hayatlarımız kadar ölümlerimiz de bize ait olmaktan çıkıyor. Ölümler kamusallaştıkça, ister resmi, ister sivil düzeyde olsun, neo- pagan ayinler devreye giriyor. Plâzma varlıklarımız , bu ayinlerin dramaturjisinde ve koreografisinde geçici plâstik yoğunluklar yaşıyor. Hasılı, pagan esrikliklerle başka hayatları kendi hayatları gibi yaşayan insanların ölümleri karşılaması da her yeni tecrübede biraz daha tuhaflaşıyor?


Süleyman Seyfi Öğün - 19.01.2012

konuştuğun her kelime aleyhine delil olarak kullanılacaktır

konuştuğun her kelime aleyhine delil olarak kullanılacaktır
bak bunu biliyorum işte
polisiye bir filmde mi görmüştün
hayır, ahirette insanın aldığı nefes bile sorulacakmış. oradan biliyorum


Veysel Altuntaş

I upgraded from Boyfriend 5.0 to Husband 1.0…

Dear Tech Support,Last year I upgraded from Boyfriend 5.0 to Husband 1.0 and noticed a distinct slow down in overall system performance — Particularly in the flower and jewelry applications, which operated flawlessly under Boyfriend 5.0.In addition, Husband 1.0 uninstalled many other valuable programs, such as Romance 9.5 and Personal Attention 6.5 and then installed undesirable programs such as NFL 5.0, NBA 3.0, and Golf Clubs 4.1. Conversation 8.0 no longer runs, and Housecleaning 2.6 simply crashes the system. I’ve tried running Nagging 5.3 to fix these problems, but to no avail.What can I do?
Signed, Desperate

Dear Desperate:First keep in mind, Boyfriend 5.0 is an Entertainment Package, While Husband 1.0 is an Operating System.Please enter the command: “http: I Thought You Loved Me.HTML” and try to download Tears 6.2 and don’t forget to install the Guilt 3.0 update. If that application works as designed, Husband 1.0 should then automatically run the applications Jewelry 2.0 and Flowers 3.5.But remember, overuse of the above application can cause Husband 1.0 to default to Grumpy Silence 2.5, Happy Hour 7.0 or Beer 6.1.Beer 6.1 is a very bad program that will download the Snoring Loudly Beta.Whatever you do, DO NOT install Mother-in-law 1.0 (it runs a virus in the background that will eventually seize control of all your system resources). Also, do not attempt to reinstall the Boyfriend 5.0 program. These are unsupported applications and will crash Husband 1.0.In summary, Husband 1.0 is a great program, but it does have limited memory and cannot learn new applications quickly. You might consider buying additional software to improve memory and performance We recommend Food 3.0 and Hot Lingerie 7.7.
Good Luck,Tech Support